Yazılarım
Soru - Cevap
Vahdetu'l-Vücut Ne Demektir? | Vahdetu'l-Vücut Ne Demektir? |
|
|
|
| Perşembe, 28 Şubat 2008 | ||||
Sayfa 2 Toplam: 2 Burada Üstad ayrıca bir misal daha veriyor. Eğer yeryüzü küçük cam parçalarından olsa her cam parçası kendi kabiliyetine ve rengine göre güneşin ışığını yansıtır. Kalbinde bir güneşçik saklar. Bu ise güneşin ne zatıdır, ne de tam ziyasıdır. Güneş ışığının timsali, yedi renginin aksinden biri ve güneşin cama tecellisi olan şu renk cümbüşü dile gelse her biri ben bir güneşim diye iddia edebilir. Evliyanın tuzağı, yani hakikatleri avlama vasıtası olan hayaller, Allah’ın esma ve sıfatının tecelligahı olan bahçesinde nurlu yüzleri aksettiren aynalardır. Gerçeği yakalamak çok zordur. Dolayısıyla hiç kimse kendisini ifrat ve tefritten kurtaramaz. Ancak Allah’ın hidayet rehberi olan peygamberler ve ilhama mazhar olan mücedditler Şeriatın kurallarına göre gerçeği ve istikametli yolu gösterirler. Bu konuda istikametli yol ise “Allah’ın yarattıkları varlıkları tefekkür ederek Allah’ın kudretini, ilim ve iradesini esma ve sıfatını anlamaya çalışınız; anlamaktan aciz olduğunuz zat-ı ilâhiyi düşünmeyiniz sonra helak olursunuz” (Feyzu’l-Kadir, 3:363) “Çünkü “İnsanın aklına ve kalbine ne gelirse gelsin Allah Onun gayrıdır” hadisleri çerçevesinde gerçeği bulmaktır. İnsan kendi hakikatini, aklını ve ruhunu kavramaktan aciz iken, bütün bunların yaratıcısını nasıl anlayabilir. Sonradan yaratılan aciz insan bütün eşyayı yoktan yaratan Allah’ı nasıl anlayabilir? (Mesnevi, 217) Yüce Allah’a “Mevcud-u Meçhul” unvanı ile bakarsan ma’ruf olur. Allah isim ve sıfatlar ile bilinen Mevcud-u meçhuldür. Allah zatını gizlemiş, eserlerini ortaya koymuştur. İnsan onu eserlerinden tanıyacaktır. Eserleri ise onun tecellileridir. Bir insan düşünün, yazdığı bir kitap ile ilmini ortaya koymuştur. Kitap ilmine delildir, ama ilim onun kitabından ibaret değildir. O ise ilim ile binlerce ayrı ayrı kitapları yazabilir. Kitap ilminin aynasıdır denir; ilmidir denemez. Sanatı onun sanatkâr olduğunun delilidir; ama sanat odur, onun sanatkârlığının tamamıdır denemez. Buna pek çok örnekler verebiliriz. Zat, sıfat ve tecelli farkını bu şekilde anlayabiliriz. Bediüzzaman “Cadde-i Kübray-ı Kur’aniye”nin Sahabe, Tabiin ve Asfiya’nın caddesi olduğunu söyler. Asfiya hem ilmi, hem ibadeti cemeden büyükler demektir. Onların kitaplarının başında “Hakaiku’l-Eşyâ-i Sabitetun” yazılıdır. Akidelerinin temel taşı ve giriş cümlesi budur. Eşya vardır ve hakikatı Allah’ın eseri olmasıdır ve Allah’tan gayridir. Allah ise “Leyse Kemislihi şey’ün” dür. Yani “Allah hiçbir eşyaya benzemez ve hiçbir şey Allah’ın benzeri olamaz, O bütün bunların gayrıdır ve dışındadır.” Mevcudatla alakası Hâlikıyettir. Varlık onun yaratması ile var olmuştur. Varlık Vahdet-i Vücutçuların dediği gibi hakikatsiz değil, evham ve hayal değildir. Görünen eşya Allah’ın eserleridir. Varlığı ile Allah’ın varlığına, yoktan yaratılmış olmaları ile Allah’ın halikıyetine, güzelliği ile Allah’ın cemaline, ayrı ayrı suretlerde görünmesi ile Allah’ın Musavvir olduğuna delildirler. Her şeyin gaye ve hikmetlere yönelmiş olması ve israf ve abesiyetin olmaması ile Allah’ın Hakîm olduğuna, en güzel şekilde takdir edilmeleri ile Allah’ın Mukaddir ismine, her şeyi yerli yerinde yaratmış olması ile Allah’ın İlim ve İradesine delil ve ayinedirler. Her şey O değil, O’nun eseridir. “Heme-ost” değil, “Heme Ezost”tur. (Mektubat, 84–85) İman hakikatlerini massederek imanı kemale erenlerin dışındaki zayıf imana sahip insanların yanında Vahdet-i Vücuttan bahsetmek çok zararlıdır. Batıl ve yanlış düşünce ve kanaatlara kapı açar. Onun için Muhiddin-i Arabi “Bizden olmayan bizim kitaplarımızı okumasın” demiştir. (Lem’alar, 346–247) Hatta bu zamanda insanlar maddeye meftun olmuş ve dünya zevkine dalmış, aşkı ve sevgiyi maddeye indirmiştir. Böyle insanların yanında tasavvufun üzerinde durduğu Aşk ve Sevgi’yi bile dile getirmemek lazım. Çünkü Allah’ı tanımayan ve maneviyatı bilmeyen insanların yanında aşktan bahsetmek, batıl ve hoş olmayan düşüncelere yol açar. Bundan dolayı ehl-i dünyanın Mevlana ve Yunus Emre’yi anlamaları imkânsızdır. Onları anlamak için önce imanda tahkika ulaşmak ve imanı anlamak ve maneviyatı bilmek gerekir. Bununla beraber Vahdet-i Vücut iman mertebeleri arasında nakıs ve eksik bir mertebedir. O mertebeye çıkan bunu zevkli bulduğu ve hissini okşadığı, kendisine de rahat geldiği için o mertebe-i tevhidi en yüksek mertebe telakki etmektedir. Halbuki İmam-ı Rabbaninin keşfettiği “Salih amel” mertebesi Vahdet-i vücuttan çok daha yüksek bir mertebedir. Bu makamın gereği imanın alameti olan Salih ameli ihlâsla işlemeye ve bunun için gerek nefsinden, gerekse halktan gelen sıkıntılara katlanmaktır. Çünkü Allah imandan sonra Salih ameli istemektedir. Amelsiz imanı kabul etmemektedir. Salih amel ise “Hukukullaha ve Hukuk-u ibada riayet etmektir. Bunları da Sünnet-i Seniye ölçüleri ile ifa etmektir.” Bunun için İmam-ı Rabbani “İslam: İlim, amel ve ihlâstır” demiştir. Bediüzzaman hazretlerinin keşfettiği mertebe ise bundan daha yüksek olup, “Farzları yapmak, haramlardan kaçmak ve sünnet-i seniyeye ittiba etmekle” beraber “Acz, Fakr, şefkat ve Tefekkür” yolu ile imanı inkişaf ettirme mertebesidir ki bunda imanın binler mertebelerinde devamlı bir terakki ve tekâmül söz konusudur. Ve bunun nihayeti ve sonu yoktur. Gelelim 9. Lem’adaki Muhiddin-i A’rabi’nin “Ruhun mahlukiyeti inkişafından ibarettir” cümlesini üstadın izahına: Evvela Muhiddin-i A’rabi her şeyi Vahdetu’l-Vücut noktasından değerlendirdiği için ruha da o açıdan bakmıştır. Yanlış anlamalara konu olmuştur. Bunun için İslam âlimlerinin çoğu onu tenkitten öte velayetini ve mesleğini reddetmişlerdir. İmam-ı Rabbani onların başında gelir. Bediüzzaman ise hem işin doğrusunu anlatmak hem de Mıhiddin-i Arabiyi müdafaa ederek onun büyük bir evliya olduğunu göstermek için bu meseleyi ve diğer meseleleri yazmıştır. Yani Muhiddin-i Arabi Kur’andan istifade etmiş, imanda tekamül etmiş büyük bir evliyadır; ancak ifade konusunda eksiği vardır; ifade edememiştir. Bu açıdan aldatmaz, aldanır, Hâdidir, hidayete ermiştir ama her noktada mühdî olamıyor. Yani insanların hidayetine vesile olamıyor. Gördüğü doğrudur ama hakikat değildir. Bir şeyin varlığı ayrı hakikati ayrıdır. O bazı meselelerin hakikatine vakıf olamamış demektir. (Lem’alar, 85) Üstad onun mesleğindeki yanlışa dikkat çekerken “güneş ve ayna” misalini verir. Aynada yansıyan güneştir; ama güneşin kendisi değildir. Fotoğraf olsa güneşin fotoğrafıdır; ama yine güneşin kendisi değildir. Güneşten ışık aldığı ve güneşi gösterdiği için hakiki güneşten farklı ve hakiki bir vücudu vardır. Güneşin ışığı, yedi rengi ve güzelliği aynaya yansıyarak aynaya güzellik ve özellik vermiştir. Hakiki güneşi görmeyen veya gaflet ile sadece aynadaki güneşe dikkat eden diyecek ki, hakiki güneş budur. Doğru görecek ama yanlış yorumlayacak ve hakikatten uzaklaşacaktır. Hakikat ise aynayı ışıklandıran ve bu özelliği ve güzelliği veren gökteki hakiki güneştir. Aynadaki tecellisi ise hakiki güneşin binler cilvesinden farklı ve binler perdelerden geçen bir cilvesidir demektir. İnsan zihni ile ilim, insanın anladığı ile hakikat ayrı ayrı şeylerdir. Sanatkârın sanatı ile kendisi ve Sanatı tamamen ayrıdır; ama biribirine bağlıdır. Kitap ile bilgi gibidirler. Kitap ve kitaptaki bilgi yazarını ispat eder, yazarının ilmini gösterir; ama ne yazardır, ne de yazarın ilmidir. Belki ilminin bir cüz’i yansımasıdır. Yüce Allah’ın binler isimlerinin tecellisi vardır. Bunlar ayna ve güneş misali tecelli ile inkişaf ederek Yüce Allah’ın esma ve sıfatına ayine ve delil olmuşlardır. Işığı veren O olduğu gibi aynayı yaratan da O’dur. Işık Nur isminin tecellisi olduğu gibi ayna da Hâlık isminin tecellisidir. Rızık Râzık isminin, şifa da Şâfî isminin tecellisidir. Böylece binler esması tecelli ile “Gizli hazine” olan Allah’ın hazinelerini akıllı ve şuurlu varlıklara göstererek kendisini tanıttırmaktadır. Her şeyi yaratan ve yoktan var eden, varlığı binler mertebelerde değiştiren ve çalıştıran Allah’tır. Bunun için Muhiddin-i Arabî’nin “Ruh mahlûk değil, İradeden gelen bir hakikattir” demesi çok yanlıştır. Ruhun da bir varlığı vardır. Sadece İradenin cilvesi olan tabiat kanunları gibi bir kanun değildir. Bediüzzaman bunu izah etmektedir. Meseleye böyle bakarak birkaç defa daha 9. Lemayı okumak gerekir. Sadece 9. Lema ile yetinmemeli dipnotlarda kaynağı gösterilen Mektubat, Mesnevi ve Muhakemattaki meseleleri de okumak ve beraber mütalaa etmekle meselenin mahiyeti daha iyi kavranabilir. |
||||
| < Önceki | Sonraki > |
|---|