Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Sosyal Hayat arrow BUNALIMLARIMIZ VE ÇARELERİ
Advertisement
BUNALIMLARIMIZ VE ÇARELERİ PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 30 Ocak 2008
              M. Ali KAYA

            Bediüzzaman 1942 yılında Eşref Edip’le  mülakatında: “Dünya, büyük manevi bir buhran geçiriyor” diyordu. Devamla “Manevi temelleri sarsılan garb cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir veba, bir taun felaketi gittikçe yeryüzüne dağılıyor.” Bu müthiş sâri illete karşı İslam cemiyeti ne gibi çarelerle karşı koyacak? Garbın çürümüş, kokmuş, tefessüh etmiş, batıl formülleriyle mi? Yoksa İslam cemiyetinin ter-ü taze iman esaslarıyla mı? Büyük kafaları gaflet içinde görüyorum. İman kalesini, küfrün çürük direkleri tutamaz. Onun için, ben yalnız iman üzerine mesaimi teksif etmiş bulunuyorum.”  
            Madde mana ile değer kazanır. Kelime manasız olursa bir değeri olmayacağı gibi, bedenin de ruhsuz bir değeri yoktur. Toplumlar ve devletler birer şahs-ı manevidir. Sosyolojik olarak toplumun bir dış yapısı, bir de toplumu oluşturan manevi değerleri vardır.

    Bu değerler din ve iman, ahlak ve fazilet, ilim ve kültür gibi manevi moral değerleridir.  Beden ruhla hareket ettiği gibi, toplumlar da manevi değere bağlılığı ölçüsünde uygar hale gelirler.
    Garb cemiyetinin manevi temelleri sarsıldığı için Avrupa medeniyetinin kötü tarafı, iyi tarafına galip gelmiştir. Bunun iki sebebi vardır. Birincisi, dini ve fazileti medeniyetin temeline koymadıkları için nefsanî arzu ve isteklere göre temellenmiş olmasıdır. İkincisi ise, şehevi arzulara uymaktan kaynaklanan ve diyanetsizliği doğuran ekonomik hayattaki müthiş dengesizliktir.
    Evet, şu diyanetsizlik Avrupa medeniyetinin iç yüzünü öyle karıştırmıştır ki, pek çok fesat şebekelerini ve ihtilal fırkalarını ortaya çıkarmıştır. Müslümanlar İslamın sağlam ipi olan Kur’ana ve peygamberimizin (sav) sünnetine sarılarak Sedd-i Zü’lkarneyen gibi olan din kalesine sığınmazlarsa bu fesat gurupları İslam dünyasını karıştırmaya devam edecektir. 
1911 yılında Bediüzzaman’ın bu teşhisi tahakkuk etmiş ki, 1917 Komünist ihtilali ve I. Dünya Savaşı Bediüzzaman’ı doğrulamıştır. Aradan yüz sene geçmiş olmasına karşın islamın prensiplerini hayatımıza uygulamadığımız için sıkıntı aynen devam etmektedir.
    Bediüzzaman Avrupa’yı ikiye ayırır. Birincisi, hakiki İsevilik dininden aslığı feyizle insanlığa ve sosyal hayata faydalı sanatları yapan, adalet ve hakkaniyete hizmet eden fenleri takip eden Avrupa’dır. Diğeri ise, dine zıt olan tabiatçı ve maddeci felsefenin zulmeti ile medeniyetin kötülüklerini mehasin zannederek insanlığı yoldan çıkaran ve dalalete sevk eden bozuk ikinci Avrupa’dır.  
    Manevi değerleri dinlemeyen batı medeniyetinin insanlığa getirdiği pek çok problemler vardır. Bu problemler insanlığı bir takım bunalımlara itmiştir.
“Medeniyet” insan zekâsının ürünüdür. Bediüzzaman “Medeniyetin güzellikleri ve beşere menfaati bulunan iyilikleri”ni kabul eder. Fakat Avrupa medeniyetinin bu gün “Fazilet ve hüda, üstüne te’sis edilmediğinden, bilakis heves ve heva, rekabet ve tahakküm üzerine bina edildiğini” belirtir. 
    Böyle olunca kötülüğü iyiliğine galebe ederek ihtilali komitelerle kurtlaşmış bir ağaç hükmüne girdiğini, bunun neticesinde, Asya medeniyetinin galebesine zemin hazırladığını ve az bir vakitte galebe edeceğini belirtir.
    Mademki, kâinatta insan fıtratına tekâmül meyli derc edilmiştir, elbette istikbalde hak ve hakikat hükmederek dünya saadetine netice verecektir.
        Bunun diğer sebeplerini de şöyle ifade eder:
        1) Fenlerin tetkikatı neticesinde hayır, hüsün, güzellik ve mükemmelliğin kâinat nizamında galibiyetini keşfetmesi.
        2) İstikra-i tam ve tecrübe-i umumiyenin neticesinde ortaya çıkan şer’in, ferahlığın, kötülüğün cüz’i, tebei olması. Neticede hayra vesile olmaları için yaratılmış olması...
            3) Kâinattan hakiki maksadın hayır, hüsün ve tekemmül olması.
        4) Mahlûkat içinde en mükemmel olan insanın tekâmül etmesinin iman ve Allah’ı tanımakla mümkün olması...
            Bu yönüyle en mükemmel olan insan ise Hz. Muhammed (sav) olduğunu tüm insanlıkça sabit olmuş olması netice veriyor ki, istikbalde “Hayır ve Hak din mutlak galebe ederek, insanlıkta hayır ve fazilet mutlaka galip olacaktır”  hükmünü verir.
 
< Önceki   Sonraki >