|
Sayfa 1 Toplam: 2 M. Ali KAYA
Giriş:
Günümüzde pek çok tarikat ve cemaat vardır. Hepsinin de amacı dine hizmet etmek ve İslam ahlakını hayata geçirmektir. Ancak bunda ne derece başarılı oldukları ise tartışılabilir. Tarikatlar yasal olarak yasaklandığı için illegal olarak faaliyetlerini sürdürmekte iken Vakıf Kanunundan yararlanarak pek çokları “Vakıf” kurarak faaliyetlerini legal hale getirmişler ve kendilerini STK olarak nitelemektedirler. Vakıfların amaçlarına uygun faaliyetlere başlamışlardır. Vakıflar halkın bağışları ile ayakta kalıp amaçlarını gerçekleştirirler. Bu nedenle gerek vakıflar, gerekse ce  maatler milletin yardımı, ianesi, zekâtı, kurbanı, kurban derisi, sadakaları ile büyük gelirler elde etmeye başladılar. Bu gelirlerinin azını öğrencilere ve fakirlere burs ve yardım olarak verirken büyük bir kısmını bina, arsa, tefrişata ayırmakta ve kendi amaçlarına göre ölü yatırımlara harcamaktadırlar.
Eskiden tarikat şeyhleri mütevazı dergâh ve zaviyelerinde kendilerine gelen yardım ve zekâtları doğrudan fakir ve muhtaçlara ulaştırarak yerinde kullanırken günümüzde ölü yatırımlara yönlendirerek büyük bir servet birikimine sebep olmaktadır. Malın ve mülkün olduğu yerde ihlâs ve samimiyet ortadan kalkar. Mala değer verildiği bir yerde Allah için hizmet ve ibadet ortadan kalkar. İşler ve hizmetler liyakate değil, mala ve mülke sahip olmaya odaklanır. Bu sebepledir ki şeyh ölünce onun yerine liyakatli olan ve hizmet eden değil, mala sahip olması gereken geçecektir. Son zamanlarda tarikat liderliğinin babadan oğula ve kardeşlere geçmesinin sebebi budur.
Eskiden tarikatlar marifetullah, ibadet ve ahlak eğitimi verirdi. Günümüzde marifetullah ilmine vakıf ve ibadete kendisini vermiş, ahlaken önder ve rehber olacak liyakatli liderler ve şeyhler olmayınca üyelerine iş ve aş imkânı bulan, öğrencilere yardım eden ve yurtların, dershanelerin açılmasına liderlik eden ve bunun için para bulan, mülkiyetin artmasını sağlayanlar lider konumuna yükselmiş oldu.
Bütün bunlarla beraber cemaatler ve tarikatlar genellikle tüketimi esas almakta, çalışmayı ve üretmeyi esas almamaktadırlar. Halkın ve bilhassa zenginlerin zekât, sadaka ve yardımları ile geçimlerini sağladıkları gibi, üretmeyen ve sadece iâne ve yardımı geçim vasıtası yapan geniş bir kitle meydana getirmektedirler. Geçmişte ise “El emeğini en kutsal kazanç” olarak gören, müntesiplerini sanata ve üretime teşvik eden bir yapılanma içindeydiler. Tarikatlar “Loncalar” ve “Ahi Teşkilatları” kurarak hem sanat ve meslek eğitimi yapıyorlardı, hem de üyelerine marifet yanında ibadet, ahlak ve fazilet dersi veriyorlardı.
Tarikatların ve cemaatlerin üretime, sanat ve meslek eğitimine yönelmeleri hem amaçlarını gerçekleştirmeleri hem asliyetlerine dönmeleri bakımından daha doğru olacaktır. Bu makalemizde bu hususa bir nebze değinmek ve yeni bir bakış açısı sunmak istiyorum. Amacım tarikatları ve cemaatleri tenkit etmek değil, asıl yapmaları gerekeni ortaya koymaktır.
1. Dünyevileşme Hastalığı ve Sonuçları:
17. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık seküler kültürün etkisinde kalarak dünyevi amaçları gerçekleştiren ve insan ruhundan çok bedenine ve rahatına hizmet eden bir din haline gelmeye başladı. 19. ve 20. asır dinin dışlandığı, ilim ve aklın her şeyi halledeceğine inanıldığı bir dönem oldu. Ama bu insanlığa huzur getirmedi. Bu nedenle tarikatlar ve cemaatler yeniden rağbete mazhar oldu. Ancak bunlar da seküler kültürden etkilenerek uhrevi olmaktan çıkarak dünyevi amaçları gerçekleştirme aracı haline getirilmişlerdir. Bilhassa gençler arasında yayılan yeni öğretiler, modern tarikat ve cemaatlerden beklentileri uzun ömür, mutluluk, sağlıklı hayat, başarı, güzel bir ortam, iyi ve rahat bir kazançtır. Cemaat ve tarikatlar bu beklentilere cevap verdiği ölçüde taraftar bulabilmektedir. Bu günümüzde her yerde geçerli olmaya başlamıştır. Cemaat ve tarikatların hastalığı olan dünyevileşme budur.
Seküler kültürün arkasında dine karşı kayıtsızlık ve hedonizm, yani hazcılık gelmektedir. İnsanların çoğu ya bilgisizliğinden veya boş vermişliğinden dolayı dine karşı lakayt kalmakta ve bu gibi şeyleri düşünmeyerek yaşamayı istemektedirler. Hayatın gayesini nefsin hevesatını tatmin etmek, zevk ve safa ile ömür geçirmek şeklinde algılamaktadırlar. Başlarına büyük bir felaket ve altından kalkamayacakları sıkıntılar geldiği zaman da sığınacak bir güç arama ihtiyacı hissetmektedirler. Bu zaman da karşılarına dini istismar eden çeşitli cemaat ve tarikatlar çıkmaktadır. İman ve hidayet, akıl ve ilimle, samimiyet ve araştırma ile kazanılacağı için kolaycılık o insanı kolay yoldan cennet kazandıracak olan istismarcıların kucağına düşürmektedir. Gerçek ise Bediüzzaman’ın ifade ettiği “Cennet ucuz değil, mühim fiyat ister, cehennem ise lüzumsuz değildir. Nice işler vardır ki ‘yaşasın cehennem!’ dedirtir” veciz ifadelerinde gizlidir.
Seküler kültür ve küreselleşme tarikatları ve cemaatleri de son derece etkilemiş gözükmektedir. Sadelik ortadan kalkmış, onun yerine lüks ve ihtişam devreye girmiştir. İnsanları camilere ve vakıflara çekebilmek için ilim, marifet ve ihlâs yerine lüks, israf ve ihtişam gibi maddi fonksiyonlar kullanılmaya başlamıştır. İnsanlarımız cemaatlere ve vakıflara öğrencilerini yerleştirirken daha çok rahat ve lüks bir ortamı tercih etmektedirler.
Selef-i Salihin döneminde din bilginleri ve züht ve takvayı esas alan abidler züht ve takvayı dünya malına değer vermemeyi, çalışmaya değil, sonuca kanaat etmeyi ve her nevi lüks ve israftan kaçınmayı esas alırlardı. Meskenlerin en mütevazı olanını, bineklerin en mütevazısini esas alır, giyecek ve yiyecekte “Sevad-ı Azamı” yani toplumun ortalama seviyesini ölçü alırlardı. Günümüzde ise bir din önderi ve kanaat lideri, şeyh ve hoca en güzel binalarda oturmakta, en lüks arabalara binmekte ve misafirlerine en ihtişamlı sofralarda yemekler sunmakta, bağlıların ve öğrencilerinin maddi ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmaktadırlar. Bu durumda cemaat içinde en gözde ve ileri seviyede olanlar cemaate en fazla maddi katkı sağlayanlar olmaktadır. Fakirler ve muhtaçlar da “İslami hayatın” dünyanın her türü nimetlerinden olabildiğince istifade etmek, maddi ihtiyaçları gidermek, dünyada çok iyi bir yere gelmek olduğunu anlamaktadırlar. Bu ise dinin züht ve takva, tevazu ve mahviyet gibi olmazsa olmaz yönlerine aykırıdır.
Dünya esas amaç olunca büyük bir topluluk ve oy kitlesi olarak görülen tarikat ve cemaatler siyasilerin de dikkatini ekmekte ve bilhassa cemaat liderleri gerek cemaat nezdinde, gerekse kamuoyunda itibarını ve gücünü artırmak için iktidara yakın durmaktadır. Cemaatinin siyasi çıkarlarını takip etme ve bu arada kendi çıkarlarını koruma ve çıkar sağlama gibi dinin tamamen reddettiği hususları meşrulaştırmakta ve hatta dinin ve hizmetin gereği gibi yansıtmaktadırlar. Gerçekte ise “Selef-i Salihin” iktidardan uzak durarak ve müntesiplerini de siyasetten uzak tutarak, ne devlet adamlarına yanaşmışlar ne de siyasi çekişmelere girmişlerdir. Kendi bağlılarını da bu gibi çekişmelerden uzak tutmuşlardır.
Selef-i Salihin insanların birlik ve beraberliğini “Mü’minler inançta kardeştir, inanmayanlar da insanlıkta eşittir” diyerek bütün insanları yüksek manevi değerler etrafında toplamaya çalışmışlardır. Medeniyet kadınları, gençleri yoldan çıkardığı gibi, dini ve ahlaki cemaat ve grupları da amaçlarından uzaklaştırmıştır. Yeniden kendilerine ve amaçlarına dönmeleri şarttır. Yoksa tamamen yoldan çıkma tehlikesi ile karşı karşıyadırlar.
Bütün bunlara rağmen “Küreselleşme” ile dünyanın küçülmesi, kitle iletişim araçlarının artması, ilim, kültür ve haberleşmede sansürün ve sınırların kalkması ve Medya’nın gücü, insanların gerçeği araştırma meylinin ve merakın tahriki ile insanlık ister istemez ortak akla ve ortak kültüre doğru gitmektedirler. Gerek telekomünikasyon yönünden gerekse iktisadi açıdan dünya küçülmüş ve tüm dünya bir pazara dönüşmüştür. Bu husus dini alanda da kendisini göstermekte, insanlık hakiki dini ve gerçek inancı aramaktadır. Her inanç sahibi inancını yayabilmek için her vasıtadan, bilhassa TV ve İnternetten azami istifade etmektedir. Bu bir müddet kafa karışıklığı yaşatsa da sonuç hakkın galibiyeti ile sonuçlanacaktır.
2. Sufilik, Zahitlik ve Tasavvuf:
Tarikatların çıkış amacı insana kendisini ve kendisini yaratanı tanıtmak ve ona ibadet ve itaati sağlamaktır. Bunun için mürşitler ve şeyhler insanların kabiliyetlerine ve anlayışlarına göre Allah’ı bilmelerine ve bulmalarına yardımcı oluyorlardı. Bir başka amacı da insanları ahirete yönlendirmek, dünyadaki amaçlarını gerçekleştirirlerken ahreti esas alarak uhrevi sonuçlarını düşünerek hareket etmelerini sağlamaktır. Bunun başında ise “helal kazanç” gelir. Helal kazanç Allah'ın emri ile “haksız yolla mal kazanmamak ve yememektir” (Bakara, 2:188) Helal mal ise peygamberimizin (sav) hadisi ile “el emeği ve alın teri” ile kazanılandır. (Buhari, Büyu’, 15) Sufiler ve ehl-i tarik, yani züht ve takvayı esas alanlar ve Allah'ın rızasını kazanmaya çalışanlardır ve insanlara bunu tavsiye edip fiilen örnek olanlardır.
Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden helal, iyi ve temiz olanlarını yiyin ve Allah’a karşı gelmekten sakının” (Maide, 5:88) emretmektedir. Çalışmak, bolca üretmek, meşru ve helal yoldan kazanmak, israf etmemek, lükse girerek insanları kıskandırmamak ve hasetlerini çekmemek, helal ve harama riayet etmek Müslümanlığın temel görevleri ve Allah'ın emirleridir. Tarikat liderleri ve din önderleri bu konuda örnek olmadıkları zaman önder ve rehber sayılmazlar.
İslam’da kazanç değil, helal kazanç kutsaldır ve imanlı bir mü’min namaz kıldığı sürece helal kazanç için çalışması ibadet sayılır. Allahın bu en birinci ve temel emrini yerine getirmeden nefsi yola getirip, ruhun saltanatını kurmak ve hakikati bulmak, Allah rızasını kazanmak gibi ibadetler tamamen boş iddialardan ibaret kalır. Hakikati bilmek ve bulmak gibi parlak sözler de değerini yitirir. Farzları yapıp, haramları terk etmeden hiçbir hakikate ulaşılamaz.
Dinin amacı uhrevi saadettir. Bu da ancak iman, ibadet, haramdan kaçmak, ahlaklı ve faziletli olmak ve helal kazanıp, helal yolda harcamakla mümkündür. Bu durumda ancak “dünya ahretin tarlası” olur. Sufiler ve şeyhler dünyayı terk etmeyi tavsiye ederken ‘çalışmayı ve helal kazancı terk edin’, demiyorlar. Ancak helal kazanç yolunda çalışın ve haramdan kaçın ki, Cehennem gibi bir tehlikeden ve Allah'ın öfkesinden kurtularak Allah'ın rızasını ve cenneti kazanasınız” demektedir.
Ama ne var ki günümüz tarikat öğretisinde dünya birinci plana alınmış, ahiret unutulmuştur. Söylem olarak var, eylemde yoktur, dilde var, kalpte yoktur. Peygamberimizin (sav) “Hiç ölmeyecekmişsiniz gibi dünyaya çalışın” hadisi esas alınmıştır. Ama devamı olan “Yarın ölecekmişsiniz gibi ahirete çalışın” hadisi ikinci palana atılmaktadır. Yani, dünyayı kazandıktan sonra sıra ahirete çalışmaya gelecektir ki bunun için ömür yetmemektedir.
12. yüzyıla kadar “Zahitler” ve “Sofiler” sosyal hayattan kopmuş değillerdi. Sosyal hayatın içinde her biri bir meslek sahibi olup kendi mesleklerini en iyi bir şekilde icra ederlerken bu konuda örnek bir hayat yaşamışlardır. Ziraat, sanat ve ticaretle meşgul olmuşlardır. Sosyal hayatın içinde zahidane bir hayat yaşamışlar ve insanlığa ahlak ve fazilette örnek ve rehber olmuşlardır. Dünyadaki bu meşguliyetleri onların ibadetlerine ve Allah’a olan bağlılıklarına asla engel teşkil etmediği gibi, sanat ve meslek içinde Allah’a giden daha kısa ve tehlikesiz bir yol bulmuşlardır. “Doğru tüccar ahirete peygamberlerle beraberdir” (Tirmizi, Büyû; 4; İbn Mâce; Ticârât, 1) hadisine uymayı ve uygulamayı esas almışlardır. Peygamberlerle beraber olmak için inzivalara çekilmemişler veya onların kıyafetlerine bürünmemişler, ama doğru birer tüccar olmaya çalışmışlardır. Helal kazanç yanında insanlara her konuda yardımcı olmayı dini ve ahlâki birer vecibe olarak kabul etmişlerdir. Dinin adalet, yardım, merhamet, şefkat, tevazu gibi emirlerini fiilen yaşayarak göstermeyi amaç edinmişlerdi.
Tasavvuf erbabı mesleklerine göre bir peygamberi pir ve rehber kabul etmişlerdir. Çünkü peygamberlerin her biri bir meslek ve sanatı kendilerine kazanç vasıtası yaparak insanlığa helal kazanç konusunda da örnek olmuşlardır. Hz. Âdem (as) çiftçi, Hz. İdris (as) terzi, Hz. Nuh (as) dülger, Hz. Davud (as) demirci, Hz. Musa (as) çoban vs. her peygamber bir sanat ve meslek dalında çalışmışlar, sofiler de onları örnek alarak onların bu mesleklerini yaşatmışlardır.
Daha sonra sofiler ve zahitler sosyal hayatı tanzim etmek ve meslek erbabına hem meslek, hem sanat, hem de ahlak eğitimi vermek için çeşitli “Esnaf teşkilatları” kurmuşlardır. Ahilik ve Loncalar bunların en yaygın olanıdır.
|