Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
Devlet İhtiyacı ve Demokrasi PDF Yazdır E-posta
Salı, 29 Haziran 2010
M. Ali KAYA
 İbn-i Haldun’ın ifadesine göre: “Devlet padişahtan ibarettir ve devletin kuruluşu şehir hayatından öncedir.” Devlet modern anlamıyla insanların teşkilatlı bir şekilde yaşayışını temin eden unsurdur. Devlet kurumlar ve müesseseler bütünüdür. Bediüzzaman Said Nursi’ye göre devlet, milletin bütünlüğünü muhafazaya yönelik, merkezi otoriteye sahip, insan hak ve hürriyetlerinin teminat altına alındığı, istibdattan uzak, hürriyetlerin işlendiği güçlü bir teşkilattır.”  Yine ona göre, “Devlet bir şahs-ı manevidir. Çocuk gibi teşekkülü, büyümesi tedricidir.” 

İbn-i Haldun ve Farabi gibi İslam âlimleri de daha önce belirttiğimiz gibi devleti bir insana benzetmiş, canlı varlıklar gibi çeşitli organları ve organizmaları bir ruh etrafında toplayan bir şahs-ı manevi olduğunu ifade etmişlerdir. Ayrıca, “Şahs-ı manevi hükmünde olan bir devletin münüvv-ü tabiisi hükmünde olan teşekkülü ise, mütemehhildir.”  Yani gelişmesi ve teşekkülü zamana bağlıdır. Devamlılığı da, “İttihad-ı kulub, muhabbet-i milliye, maarif, sa’y-i insani ve terk-i sefahete”  bağlıdır.
 

Fertler veya aileler devamlı bir üstün otoriteyi kabullenmeden yaşadıkları sürece devletten söz edilemez. Devlet, fertlerin, ailelerin ve toplumun bir üstün otoriteyi kabul etmesinden itibaren var olmuştur. Eski Yunanlılar buna “polis”, Romalılar da “civitos” derlerdi. Devlet kendisini meydana getirenlere bir takım hak ve görevler yükler, bir kısım hizmetler yüklenir ve fertlere de garantili bir çalışma alanı bırakır.

Devletin hâkimiyeti, bağımsızlık, eşitlik ve diplomatik temsil hakları vardır. Tebasının güvenlik, savunma, adalet, eğitim, hürriyet ve temel insani değer ve haklarını korumayı amaç edinir. Devlet, aralarında dayanışma ve otorite bağları bulunan ve bir toprakta yaşayan devamlı fertler topluluğudur.

Devletlerin ortadan kalkması, sosyal bağların çözülmesi ve ekonomik ahlaki bozukluk ile başka devletin hâkimiyeti altına girmesi, devletin çeşitli unsurlarının ayrılması iledir.  Devletin en önemli amacı fertlerinin hürriyetini ve hukukunu temin etmektir. Bunun da ancak hürriyetçi, parlamenter sistemi benimseyen ve halkın iradesini temsil eden bir sistemi devletin benimsemesi ile mümkün olacağını ifade eden Bediüzzaman şöyle der: “Asya’nın ve âlem-i İslam’ın istikbalde terakkisinin birinci kapısı meşrutiyet-i meşrua ve şeriat dairesindeki hürriyettir. Ve tali ve taht ve baht-ı İslam’ın anahtarı da meşrutiyetteki şuradır.”

Halkın huzurunu temin etmek, mazlumun hakkını zalimden almak, asayişi ve güvenliği temin etmek, mazlumlara ve fukaraya yardım etmek için lazım olan otoriter gücü, yani devleti vahşet ve bedeviyet döneminde o devrin şartlarına göre kabile reisleri ve krallar temsil ediyordu.

“Zaman-ı salifede, yani galebe-i vahşet vaktinde âlemde hükümferma olan kuvvet ve cebrin saltanatı idi.”  Çünkü söz anlamayan vahşiler ancak icbar ile  def-u ref edilebilirdi. Bundan dolayıdır ki, ilk kurulan devletler güçlü kabilelerin kurmuş olduğu krallıklardır. İnsanlar güçlü olan kabileler ve aşiretler etrafında toplanmışlardır.

İbn-i Haldun bu gerçeği şöyle ifade etmektedir: “Kudret ve şevket sahibi olan kabilelere, ancak kendi kavminden olanlar, başkanlık edebilir. Bunun için Peygamberimiz (s.a.v.), “İmamlar Kureyş’tendir” buyurarak Araplara ve Kureyş’e ancak Kureyş’ten başkan olabileceğini ve Arapların da ancak Kureyş’e itaat edebileceğini beyan buyurmuştur.

Böylece devletin ilk kuruluşunda ve milletleri bir çatı altında toplamasında güçlü ailelerin ve şerefli insanların rolü ortaya çıkıyor. Reislerin ve kralların çeşitli sebeplerle güçlerini kaybetmesi, o devletin yıkılmasına, halkın da güçlü birinin egemenliğine girmesine sebep oluyor. Bunun için denilebilir ki, devlet ırkîdir. Bir milletin devlet olması ve millet içinde hâkimiyet kurması, ancak kendi milletinden olması ile mümkündür. Tarih boyunca güçlü milletler devlet kurmuşlar ve bir başka milletin egemenliğini kabul etmemişlerdir. Zayıf milletler ise güçlülerin himayesinde kalmışlardır. Böylece devletler milletlerin isimleriyle isimlendirilmişlerdir.
 
Devleti idare edenlerin dindar ve adil olmaları devletin devamını, güçlenmesini ve halkın huzur ve rahatını, milletin refahını ve medeniyetin tekâmülünü netice verdiği gibi, idarecilerin zulmü, halka baskısı ve istibdatı da yıkılmasını netice verir.
Bundan dolayı “adalet mülkün temeli” olmuştur.

Dindar Devlet-Dindar İdareci:
Din tüm fertlerin aklına, ruhuna ve vicdanına hitap ettiği, yaratılış gayesini hatırlattığı ve ahiret saadetini elde etmeyi birinci hedef olarak gösterdiği için dünyaya üçüncü dördüncü derecede ve “ahiretin tarlası” olması vesilesi, vasıtası olması cihetinden bakar. Bunun için doğrudan doğruya herhangi bir devlet sistemi önermez. En yüksek makamdaki idareciyi de, en aşağı tabakadaki bir işçiyi de imana, ibadete, ahlaka ve ahirete davet eder.

Din sosyal, ekonomik ve siyasi sahadaki gerilemenin değil, ilerlemenin kaynağıdır.  Dinin birleştirici, ferdi disiplin altına alan ahlakî değerlerinden istifade edildiği taktirde istikrarlı, maddi-manevi terakkiye yönelen bir toplum yapısına gidileceği muhakkaktır. Bediüzzaman, “Dünyadaki tedennimizin sebebi dinimize riayetsizliğimizdir. Hem de intizam-ı idarede tezhib-i ahlaka muhtacız. Müzehhib-i ahlak ise dindir. Dünya için din feda olunmaz. Biz vatanı din için severiz. Dünyayı da din için imar edeceğiz”  diye, dinin önemini belirtir.

Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de insanları idare eden ve onlara hükmedenlere hitap ederek onları adil olmaya davet ediyor ve şöyle buyuruyor: “Allah size emanetleri ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.”  Bazı peygamberlerine saltanat ve krallık vererek onlarla adaletin tevziini göstermiştir. Davud (a.s.)’a Yüce Allah söyle buyurdu: “Ey Davud! Biz seni yeryüzüne halife kıldık. İnsanlar arasında hak ile hükmet. Kendi hevesine uyma ki, nefsin seni Allah yolundan saptırmasın.”

Devlet nasıl idare edilirse edilsin ve kim idare ederse etsin, önemli olan adaletin tevzii, hürriyetin temini ve halkın refah ve saadetinin sağlanması ve milletin emniyetinin tesisidir. Hz. Davud ve Hz. Süleyman (a.s.) bunu yaptı. Bütün bunlardan dolayıdır ki, Bediüzzaman Said Nursi şahıs ve sistemden ziyade prensipler üzerinde durmuştur. Kur’an’dan hak prensipleri çıkarmıştır.

İdarecilerin dindar olması, din ve imana çağırması gücüne güç kattığı gibi devletin temelini sağlamlaştırır ve dindar halkın devlete bağlılığını artırır. Eski devirlerde devletin idaresine bir fert, bir padişah kâfi geldiği için adil bir padişah, ideal bir idare kurabilir ve adaleti sağlayabilirdi. Ancak kurum ve kuruluşların çoğaldığı, devletin sistemleriyle tekâmül ettiği zamanımızda elbette bir şahsın tedbir ve idaresi yeterli olmamaktadır.  İbn-i Haldun, “Devlet sistemi tamam kurulduktan sonra devlet asabiyet kuvvetinden müstağni olabilir”  der. Toplumlar ilim, kültür ve medeniyet sayesinde geliştikçe, kurum ve kuruluşlarla sistemini tamamlayınca kuvvetler farklı şekil ve müesseselerde toplanır. Hepsinin idareye katkısı gerekir. O toplum demokratik toplum olmaya yönelmiş demektir.

Demokratik Devlet:
Halkın iradesinin meclise yansımasıyla teşekkül eden bir parlamento ile idare edilen sisteme “demokratik sistem” denir. Halk idarede söz sahibidir. Demokrasi, yönetimin halk tarafından denetlenmesi, halkın hür, hak ve hürriyetlerin temin edilmiş, hür seçimin meclise yansımış olması demektir.

Demokrasinin ilk uygulandığı yerin Yunanistan olduğu iddia edilse de Kur’an-ı Kerim bize Hz. Süleyman (a.s.) zamanında Yemen Melikesi Belkıs’ın parlamenter demokratik bir sistem kurup, meclis usulü ile devleti idare ettiğini överek haber vermektedir.  Yunanistan’da uygulanan demokraside ise işçiler, köylüler ve kölelerin seçme-seçilme hakkı yoktu. Bir nevi aristokrasi demokrasisi vardı.

Bediüzzaman Said Nursi 1908’de ilan edilen Meşrutiyeti ve hürriyetin ilanını, “İstibdat zulüm ve tahakkümdür, meşrutiyet adalet ve şeriattır”  diye sevinçle karşılamış, demokrasi, meşrutiyet ve parlamenter sistemi Kuran’ın meşveret emrinin uygulanması olarak görmüştür.  Demokrasi, ancak bu manevi prensipleri ve hürriyetleri temin ettiği, kanun hâkimiyetini sağladığı müddetçe gerçek bir hürriyeti ve adaleti temin edebilir.

Cumhuriyet:
Çoğunluğun rızasına dayanan idari sistem olan cumhuriyet, hürriyeti ve seçimi esas alarak bunu temin eder. Seçilen idareciler de yapacakları işleri kendilerini seçenlere danışarak yürütürler. Bediüzzaman, Asr-ı Saadeti ve Hulefa-i Raşidin dönemini örnek göstererek adalet, meşveret ve kanun hâkimiyeti prensipleri çerçevesinde belirlediği bu modelin aslında cumhuriyetten başka bir şey olmadığını ifade eder.

Yine Bediüzzaman, “Cumhuriyet ve demokrat manasındaki meşrutiyet ve Kanun-i Esasi denilen adalet ve meşveret ve kanundaki cem-i kuvvet”  diyerek bu isimleri müsemmasında cemetmiştir. Çünkü “tebeddülü esma ile hakaik tebeddül etmez.” Hem, “Cümlenin maksudu bir amma rivayet muhtelif” kaidesince aynı maksadı ifade ettiklerinden “cumhuriyet” kavramı içinde birleştirmiştir. Demokratik ve dindar cumhuriyeti de Asr-ı Saadete dayandıran Bediüzzaman, “Hulefa-i Raşidin her biri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddık-ı Ekber (r.a.), Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette ki reis-i cumhur hükmünde idiler. Fakat manasız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adaleti ve hürriyet-i şeriyeyi taşıyan manay-i dindar cumhuriyetin reisleri idiler”  açıklamasını yapar.

Böylece dindar cumhuriyetin adalet, hürriyet kavramını en geniş manası ile içine alan bir sistem olarak tarif eder. Hem, “Hürriyetin en geniş şekli cumhuriyettir”  diyerek hürriyet kavramını ön plana çıkarır. Laikliği de reddetmeyerek tarif ettiği çerçevede, cumhuriyetin adalet ve hürriyet prensiplerini ihlal etmeyecek şekilde kabul edebileceğini ifade eder. “Laik cumhuriyet dini dünyadan ayırmaktır. Yoksa dini reddetmek ve bütün bütün dinsiz olmak olmadığını biliyoruz.”  “Laik manası bitaraf kalmak, yani hürriyet-i vicdan düsturuyla dinsizlere ve sefahatçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükümet telakki ederim”  der.

Bediüzzaman tarihi seyri içinde tekâmül ederek gelişen idari sistemlerin Asr- Saadette “dindar demokratik cumhuriyet” manasında en mükemmel tatbikatını bulduğunu, Peygamberimizin (a.s.m.) kurduğu bu sistemin Hulefa-i Raşidin tarafından “hak, burhan, akıl ve meşveret”  üzerinde devam ettiğini, daha sonra İslam ahlakının bozulması ile saltanata geçildiğini ifade eder. “Dindar demokratik cumhuriyet”in prensiplerini şu şekilde özetler: “Şura, seçim usûlü ve meclisin teşekkülüdür. Ayrıca demokrasinin, “Müslümanların işleri aralarında meşveretleridir” , “Onlarla istişare et”  ayet-i kerimelerine dayandığını da belirtir.  Hürriyet-i şer’i, Adalet-i hakiki ve Kanun hâkimiyeti.


Etiketler:  İbn-i Haldun Bediüzzaman Devlet Cumhuriyet Demokrasi Meşrutiyet Devlet İhtiyacı Adalet Demokratik Devlet
 
< Önceki   Sonraki >
ADALET
BEDIüZZAMAN
DEVLET
CUMHURIYET
MEşRUTIYET
DEMOKRASI
İBN-I HALDUN
DEMOKRATIK DEVLET