Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Sosyal Hayat arrow Hoşgörü ve Sınırları
Advertisement
Hoşgörü ve Sınırları PDF Yazdır E-posta
Pazar, 31 Ekim 2010

M. Ali KAYA
“İnsanlar hata yapma eğilimindedirler.” John Locke

Hoşgörü insanların onayladıkları davranışlara müdahale etmemeleridir. Bunun anlamı ise insanların inançlarını ve görüşlerini başkalarına dayatmamaktır. Hoşgörü ahlakî davranışlardan ayrıdır. Çocukların yaramazlıklarını hoş görmek ve gayr-i ahlâki davranışları onaylamak hoşgörü değildir. Bilhassa farz olan emirlerin terkine ve haram olan ve yasaklanan davranışlara göz yummak da hoşgörü sınırlarını aşan ve suç teşkil eden bir davranış şeklidir, sahibine vebaldir ve kişiyi töhmet altında bırakır.

Eylemleri ve düşünceleri kabul etmemek ve ikna yöntemi ile vazgeçirmeye çalışmak ve muhakemede bulunmak gibi argümanlarla müdahale biçimleri meşrudur. Olmaması gereken baskı, güç ve zor kullanarak müdahale etmektir. Sigarayı zorla yasaklamak değil, sigara içmemeye insanları ikna etmek hoşgörü sayılır. Hoşgörü farklılıkları zenginlik olarak görmektir. Farklı değer ve inançlara sahip olan insanların bir arada ahenk içinde yaşayabilmeleri medeniyetin ve hoşgörünün temelidir.

Hoşgörüye karşı tehdit iki şekilde ortaya çıkar. Birincisi aşırı tutucu sağ ve sol totaliter kişilerden gelen baskıdır. Bunlar kendi inanç ve fikirlerinden asla kuşku duymazlar ve ahlaksızlığı bastırmak için güç kullanımını meşru kabul ederler ve bundan çekinmezler. İkincisi, doğru olsun olmasın çoklu görüşlerin ırkî ve dinî azınlıkların yasaklanması gerektiğini savunan politik doğruculuk anlayışıdır.

Hoşgörü yeni bir kavram değildir. Bundan bin dört yüz sene önce İslam peygamberi Hz. Muhammed’in getirdiği bir anlayıştır. İslam müsamaha ve hoşgörü dinidir ve dinde zorlama yoktur. (Bakara, 2:256) peygamberimiz (sav) “Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz” (Buhari, İlim, 11; Megazi, 60; Müslim, Cihad, 4) buyurur. Devlet adamlarına “Elinizden geldiği kadar insanların cezalarını kaldırmaya çalışınız. Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta hata etmesi, cezalandırmada hata etmesinden hayırlıdır” (Müsned-i Ahmed, 5:160) tavsiyesinde bulunmuştur.  “Müsamaha göster ki sen de müsamaha göresin” (Müsned, 1:248) buyurmuştur. Tavsiyelerinde daima “Allah affedicidir ve affetmeyi sever, sizin de öyle olmanızı ister” (Maide, 5:101) buyurmuşlardır.

Peygamberin bu tavsiyesini Müslümanlar asırlar boyu uygulamışlardır ancak Ortaçağda pek çok toplumlar düzeni korumak adına farklı din, düşünce ve inanca savaş açmışlardır. Avrupa tarihi din savaşlarının olduğu bir tarihtir. İslamiyet olmasaydı dünya barışın ne olduğunu bilemeyecekti. Haçlı seferleri Hıristiyan Katolik dünyasının ne kadar müsamahadan uzak bir anlayış içinde olduğunun kanıtıdır.

Avrupa’da ilk hoşgörü çağrısı 1644 tarihlerinde İngiliz şairi John Milton tarafından yapılmıştır. Milton tüm matbaa makinelerinin devletçe ruhsatlandırılması kanun tasarısına karşı çıkmıştı. Sansürcülerin kendi inançlarına aykırı gördükleri her şeyi yasaklama güçleri vardı. Milton böylece yazma hürriyetini savunan ilk kişi oluyordu ve Milton yanlış düşüncenin susturulmasını değil, çürütülmesi gerektiğini savunuyordu.

1689’da John Locke “devletin manevi ve vicdani alana müdahale etmemesi gerektiğini” savunmaya başladı. Din konusunda hoşgörü sevgiye ve hayırseverliğe dayalı Hıristiyan öğretisine uygun” olduğunu savundu. Locke ilk olarak “Hoşgörüsüzlük Hıristiyanlığa aykırıdır. Merhamet göstermeyen gerçekte Hıristiyan olamaz. Farklı inançlara baskı ise merhametsizliktir” diyerek görüşlerini açıklamaya başladı. İkinci aşamada Locke baskıcı gurupları tutarsızlıkla suçlar. Baskı yapanlar insanların ruhlarını kurtardıklarını iddia ederler; ama cezalandırılmayan pek çok türde günah vardır. (Fahişelik, dolandırıcılık ve garazlar gibi) Üçüncüsü, “Hoşgörüsüzlük mantıksızlıktan gelir. İnançlar isteğe bağlı olarak değiştirilemezler. Zira bu, kişinin neyin doğru olup olmadığına ilişkin anlayışına dayanır. Bu da güçle ve baskı ile değiştirilemez” demiştir.

John Stuart Mill iyi hayat ve yaşam standartlarının rahiplerin düşünce ve hayatları ile  karşılaştırılması sonucu oluşacağı savunmuştur. Güç kullanımının doğru olmadığını ve kullananların da akl-ı selim sahibi olmadıklarını ortaya koymuştur.

Hoşgörü bireysel/ferdî hürriyete bağlılığın önemli ifadelerinden birisidir. Bir diğer husus da gerçeklerin ancak fikirlerin hür ve serbest rekabet halinde olduğu zaman ortaya çıkacağı düşüncesidir. Üçüncü olarak da kişisel ve ahlâkî gelişimin ancak bireysel/ferdi seçim yapabilme hürriyetine bağlı olduğu gerçeğidir. Dördüncüsü ise, az aptalca ve saçma düşüncelere dahi müsaade edilmelidir. İnsanlar birbirlerini görmeden uzaktan da konuşabilmeleri fikrini öne süren biri toplumdan dışlanırdı; ama ne ki bu düşünce sonunda telefonun icadı ile gerçek olmuştur. Demek en saçma düşünceler dahi zamanla gerçeklerin ortaya çıkmasına hizmet etmektedir.

Düşüncelerin ifadesi yasaklanırsa toplumda gelişme ve ilerleme olmaz. Bu nedenle fikirler ne derece aptalca olursa olsun kimseye doğrudan zarar vermemeleri koşulu ile serbestçe ifade edilebilmelidir. Irkçı, ayırımcı ve devrimci ifade biçimleri de serbestçe ifade edilebilmeli ve bunlar eleştirilebilmeli ve çürütülebilmelidir.

İfade hürriyeti dört argüman üzerinde temellendirilebilir:

Birincisi, yanılabilirlik argümanıdır. Bu bizim de hatalı olabileceğimizi kabul eder. Bir fikri tamamen bastırırsak sonradan doğru olduğu kanıtlanabilir. Galile kilise tarafından engisizyona ve idama mahkum edilmişti; ama haklı olduğu ispatlandı.

İkincisi, Yanlış düşünceler de kısmî doğruları içerebilir. Hiçbir düşünce tamamen yanlış ve saçma olamaz. En bozuk düşünceler de haklı bazı düşüncelere dayanarak varlığını devam etmektedir. Nadiren fikirler tam doğruları yansıtabilirler. Neyin eksik ve noksan olduğunu anlayabilmek için yanlış düşünceleri de geniş bir biçimde ortaya çıkmasına müsaade edilmelidir. Daha doyurucu gerçeğe ancak bu durumda ulaşabiliriz.

Üçüncüsü, mevcut düşünce doğru olsa bu düşünceye eleştiri geliştirilmediği zaman doğruya ilişkin düşünce zamanla zayıflar ve yok olur. Eleştiri ve tenkit doğrunun ispatına ve pekiştirilmesine, dolayısıyla daha güçlü bir şekilde yerleşmesine imkan sağlar. Eleştirmek geliştirmek içindir. Düşünce ve inançlar kuvvetli bir şekilde savunulmadıkları zaman geçersiz hale gelirler ve yanlış anlaşılmalara konu olabilirler. John Stuart Mill, “Düşmanlar ortalıktan çekilirse öğretmenler de öğrenciler de kışlalarında uyumaya çekilirler” demiştir.

Dördüncüsü, kendisine meydan okunmadığı sürece gerçeklerin ortaya çıkarak eyleme geçmesine yol açılmayacaktır. İnsanlar yerleşmiş düşünce ve inançları kabul edebilirler; ama bunlar saldırıya maruz kalmadıkça inanılan bir kanaat olarak kalacak ve dinamik eylemler üzerinde çok az etkiye sahip olacaktır.

Hoşgörü her eyleme uygulanmaz ve uygulanmamalıdır. Hoş görünün de sınırları vardır. Zarar veren eylemler kınanmalı ve cezalandırılmalıdırlar. Şiddeti teşvik, eyleme geçtiği zaman haklarında dava açılabilmelidir. Tecavüz gibi zorlama içeren eylemler kesinlikle cezalandırılmalıdır. Yine çocuklara ve yetişkinlere yönelik cinsel istismar ve tecavüzler hoş görülemezler. Bunu kendi istekleri ile yapsalar da yasaklanması gerekir. Zira çocuklar bu eylemlerin kötü sonuçlarını kestiremez ve anlayamazlar. Tahammülün de bir sınırı vardır ve “Zarara rızası ile girene acınmaz.”

Hoşgörüye karşı çıkanlar da sınıflandırılabilir.

Birincisi, aşırı tutucu ve bağnaz olanlar hoşgörüyü kabul etmezler. Her şeyin aşırısı tehlikelidir. Bu fıtratın sınırlarını zorladığı için fıtratın bozulmasına ve sonuçta zarara sebep olur. Bu sebepledir ki fıtrat dini olan İslam aşırılığı kabul etmez. İstikamet olan orta yolu ihtiyar eder. Aşırılık radikalizme, o da anarşi ve teröre sebep olur.

İkincisi, politik doğruculuk dil, ırk ve cinsiyet gibi toplumsal açıdan hassas olan konuların öfke doğuran bir şekilde ifade edilmesi nezaketsizlik sayıldığı için insanların gereksiz kırgınlıklara yol açmaktan daima kaçınmaları gerekir. Politik doğrucuk dili, başka insanların ifade özgürlüklerini kısıtlayarak onlarda kızgınlığa yol açar. İdeolojik devlet yapısı ve sansürü netice verir ve ayrımcılığa sebep olur. Bu da kırgınlıkları ve kızgınlıkları doğurur. Toplumda zamanla büyük bir hoşnutsuzluğa sebep olur.

Politik doğruculuk ve ideolojik yaklaşım kullandığı yol ve metotlar açısından totalitarizmde olduğu kadar otoritecilik içerebilir. Bu azınlıklara saygıyı artırmaya çalışırken bu defa da bastırılmış ve susturulmuş bir toplumun oluşmasını da sağlayabilir. Gerçeği arama çok geniş ölçüce eleştiri ile yürütülür. Bu da hem kızdırmaya hakkımızın olduğunu, hem de kontrol etme ve edilme sorumluluğumuzu netice verir.

Sonuç olarak çoğulcu bir toplumda yaşamak için insanın tevazu sahibi olması gerekir. Tevazu en büyük fazilettir. Hak ve hürriyetlere saygı duymayı gerektirir. Tevazu insanın yanılabilir olduğunu kabul etmektir. Hem gerçeği arayıp bulmanın, hem başkalarına saygı duymanın, hem de eleştiriye açık olmanın en geniş yolu tevazudan geçer. Bu nedenle hoşgörü medeniyet unsurudur. 


Etiketler:  Hoşgörü Tevazu İslam Hoşgörü dinidir İkna Yöntemi Hoşgörü ve Sınırları Politik Doğruculuk İdeolojik Yaklaşım
 
< Önceki   Sonraki >