Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
İlk İnsandan Topluma Gelişim Süreci PDF Yazdır E-posta
Salı, 29 Haziran 2010
M. Ali KAYA
Cemiyetin ve devletin temel öğesi olan ailenin temeli cennette Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın birlikteliği ile atıldı. Dünyaya gönderildiklerinde aile kurumu fiilen başlamış oldu. Böylece insan, ferdî sorumluluk yanında ailevî sorumluluğu da yüklendi. Yüce Allah, Cebrail (a.s.) vasıtasıyla Hz. Âdem’e (a.s.) vahyederek, önce ferdi sorumluluğunu öğretti. İnsan ile kendi arasındaki münasebetleri tesis etti. Bunun için ilk sırada yer alan sorumluluk, kulluk sorumluluğu oldu. Sonra eşlerin birbirlerine karşı olan sorumlulukları başladı. Çocukların devreye girmesi ile ailevi sorumluluk genişleyerek devam etti.


İnsanın temel ihtiyaçları olan yeme-içme, giyinme ve barınma yanında, manevi ihtiyaç olan eğitim ve dini ihtiyaçları giderme hadisesi insanların çoğalması oranında zorlaştı ve tekâmül etti. İbn-i Haldun’un dediği gibi, “Göçebelik başladı ve göçebelik şehirlilikten önce vaki oldu.”  Henüz ortada yerleşik bir hayat ve ona bağlı bir devlet yokken, insanları maslahat ve menfaatlerini düşünmeye sevk eden, onlara edep ve terbiye veren, birlik ve beraberliği, uhuvvet ve muhabbeti temin eden din idi. Modern toplumlarda da bu esasların topluma hâkimiyetini sağlayacak en temel unsur, yine dinin gücüdür. Çünkü din, insanın ruhuna, kalbine, aklına ve vicdanına hükmeder. Bu hâkimiyet, dinin tahrif edilmesi oranında zayıflar.
 

İnsanlar çoğaldıkça ihtiyaçları da arttı. İhtiyaçların hepsini her fert temin edemediği için meslekler teşekkül etti. Bu da içtimai yardımlaşmayı ve toplu halde yaşamayı netice verdi. Müesseselerin çalışması için memuriyet, ihtiyaçları üretmek için ziraat ve sanat, bunları taşıma ve mübadele için ticaret gelişti. Böylece ziraat, ticaret ve sanat temel meslekleri oluşturdu.

Nefisleri gereği insanların hepsi hak ve maslahata göre hareket etmediği için muamelelerde haksızlıklar vukua geldi. İhkak-ı hak ve adaletin tevzii için kadı ve hâkimlere ihtiyaç oldu. Bunları yürütmek için valilere, onları tayin ve yönetmek için de padişahlara (devlet başkanlarına) ihtiyaç doğdu. Böylece, devlet dinin bir emri olarak değil, insanların ihtiyaçlarının neticesi olarak teşekkül etmiş oldu. Peygamberler ve dinler ise, devlet çarkına ihtiyaç duymadan, her dönemde insanların ruhlarını, kalplerini, akıl ve vicdanlarını aydınlatmaya ve manen onlara hâkim olmaya devam etti. Böylece dine istinat eden padişah ve idareciler adaleti temine muvaffak olarak, umuma saadet vermeye devam ederken, dine dayanmayan idareciler ve padişahlar da otoritelerini tesis etmek için, dini inançları yıkmak, hâkimiyetlerini zorla kabul ettirmek için pek çok haksızlık ve zulümlere sebep oldular ve hâkimiyetleri de geçici oldu. Tabiidir ki, bu sonuçlar hak dinler için geçerlidir. Yoksa tahrif edilmiş, hükümleri insanların heves ve arzuları istikametinde değiştirilmiş dinler, semavi de olsalar bu sonuçları veremezler; devletlerin, toplumların tarih serencamı buna şahittir.

Güzel ahlak ve meziyetler, hâkimiyetin devamına; kötü ahlak ve adetler de son bulmasına sebeptir. İbn-i Haldun bunun için der ki: “Devletin din ve imana çağırması, gücüne güç katar ve devletin temelini sağlamlaştırır.”  Yine İbn-i Haldun, “Hükümdarlık insanların tabii bir derecesidir ve toplumun dirlik ve düzeni için gereklidir. Devlet başkanının görevi hukuku muhafaza ve adaleti temindir. Hükümdarların etbaına karşı şiddetli muamelede bulunmaları, çoğunlukla devletin nizamını bozar”  demektedir.

Bediüzzaman’ın tespitleriyle insanlar vahşet ve bedeviyet üzere uzun süre devam etmemişlerdir. İnsanlık için arzulanan hayat tarzı tam medeni bir yaşayış olmasına rağmen, “nev-i beşerin bir kısım zekileri ve kavileri, insanların bir kısmını abd ve memluk ittihaz edip hayvan derecesine indirmişlerdir. Sonra bu memluklar dahi bir intibaha düşüp, gayrete gelerek, o devri esir devrine çevirmişler. Yani memlukiyetten kurtulup, fakat “hüküm, kuvveli olanındır” düsturuyla yine insanların kavileri zayıflarına esir muamelesi yapmışlarıdır.” 

İnsanlık, dağınık ve iptidai hayat tarzlarından, günümüz medeni toplum hayatına gelene kadar pek çok merhalelerden geçmiştir. Yine İbn-i Haldun’a göre, “Devletin kuruluşu şehir hayatından öncedir. Yapı, şehir ve kasaba devletin ikinci derecesidir. Medeniyetin de ilk kapısıdır.”  Devlet bir müesseseler bütünüdür.

Elhasıl, imar ve inşa faaliyetleri, yerleşik düzen ve medeni hayatla gelen bir sonuçtur. Medeniyet nimetlerinin cezbediciliği, insanları, özellikle yönetenleri, zevk ve sefaya yöneltmektedir. Zira, gerek fert ve gerekse devlet herhangi bir seviyeye yükselmek için gösterdiği gayretten daha fazlasını, o seviyeyi muhafaza ve devam ettirmek için göstermek mecburiyetindedir. Yoksa gerileme ve yıkılış kaçınılmazdır.

İnsan, medeni-i bittab olduğu için toplum içinde yaşamaya mecburdur. Toplum içinde yaşadığı müddetçe de cemiyetin nizamını bozmaması ve cemiyete faydalı olması gerekir. Hz. Ali’nin (r.a.) dediği gibi, “Kimin himmeti yalnız nefsi ise, o insan değil; çünkü insanın fıtratı medenidir… Ebna-i cinsini mülahazaya mecburdur. Hayat-ı içtimaiye ile hayat-ı şahsiyesi devam edebilir.”

İnsanlığın gereği olan pek çok vazife toplumla ilgilidir. Bazı ibadetlerin icra şartı da topluluk olmaya bağlıdır. İnsanın fıtraten sahip olduğu pek çok kabiliyetinin inkişafı da toplum içinde yaşamasıyla mümkündür. Fen ve sanat toplumun ürünüdür. Bunun içindir ki Bediüzzaman, “Fikr-i sanat ve meyl-i marifet, kesretten çıkar”  der ve batı medeniyetinin toplumsal yaşama biçimine geçişteki süratini, terakkisinin bir sebebi olarak görülür.

Beşer tarihinde havassın avama yaptığı zulümler ve esir muamelesi, Fransız İhtilali gibi pek çok inkılâbı netice verdi. Zenginler avamı ve fukarayı ücret mukabilinde istihdam ediyorlardı. Bu dönemde su-i istimal o dereceye varıyordu ki, sermaye sahipleri oturduğu yerden milyonlar kazanırken, bir ücretli gün boyunca karnını ancak doyurabiliyordu. Bu hal büyük bir kin ve iğbirarı doğurmuştu. Avam tabakası havassa isyan etti. Fransa’da başlayan bu halk ayaklanması, Rusya’da Bolşeviklik şeklinde ortaya çıktı ve komünist ideoloji şeklini alarak 1. Dünya Savaşını müteakiben, her yerde kök saldı.  Bütün bu inkılâplar “malikiyet ve serbestiyet” devri özlemini kamçıladı. Zaten, insan mükemmel yaradılışta olduğu için, yaşayışının da mükemmel olmasını ister. Bunun temel şartı hürriyettir. Hemen peşinden mülkiyet hakkı gelir. Böyle bir ortamda toplumsal huzurun sağlanması yardımlaşma ile mümkündür.

Ancak, burada olumlu anlamda kullandığımız yardımlaşma, olumsuzluklarda da söz konusu olabilmektedir. Filozof Farabi, “Medine-i Fazıla” isimli eserinde şehirlerde her şeyin efdali, kemali, alası elde edildiği gibi, her şeyin en fenasının da bulunacağını belirtir. Dolayısıyla bir şehirde yardımlaşmanın iyiye de, kötüye de yönelmesinin mümkün olduğunu belirtir. İnsanların şehirleşmeye başlamasından sonra iradeleriyle hayra ve şerre yönelmeleriyle “cahil” ve “fazıl” şehirleri oluşturduklarını şöyle anlatır: “Sakinlerinin ancak saadete erişmek gayesi ile yardımlaştıkları bir şehir, fazıl şehir olur. O toplum da fazıl bir toplum olur. Tüm şehirleri fazilete ulaşmaya çalışan bir millet de fazıl bir millet olur. Fazıl bir şehir, tam sıhhatli bir vücuda benzer. Tüm uzuvları onun hayatını devam ettirmek için yardımlaşırlar. Azaları köylere, şehirlere benzediği gibi baş ve kalp de idareciye benzer. Kalbe yakın yerler de imtiyazlı yerler olur.

Fazıl şehrin cemaatleri bir tek reis, nefisleri de bir nefis gibi olur. Çünkü gayeleri ve hedefleri birdir. Fakat kabiliyetlerine göre işleri, sanatları ve meslekleri ayrı ayrıdır. Bu, yardımlaşmayı, o da terakkiyi ve ilerlemeyi sağlar.

Bunun tersi cahil şehirdir. Cahil şehir halkı ne saadet bilir, ne tanır, ne de düşünür. Öğretilse bile inanmazlar ve kabul etmezler. Onlar hayatın gayesi olarak sıhhat, servet, hayvani hürriyet, şehvet, saygı ve itibar gibi zevahire bakarlar. Onlar bunları saadetin vesilesi sayarlar. En büyük saadetleri de tüm bunların bir arada bulunmasıdır. Zıtlarını da bedbahtlık sayarlar. Bunlar ruhen hastadırlar. Ruhen hasta olanlar kötü temayyüllere teşne olup güzel ile üstün şeylerden tiksinirler, hatta onları tasavvur etmez olurlar. Hastalar arasında derdini bilmediğinden kendini sıhhatli zanneden ve bunun için tabibin sözüne kulak asmayan bulunduğu gibi, kendisini çok üstün gören, sahih zanneden, muallim ve mürşitlik iddia eden de vardır.

Fazıl şehrin fazileti Allah’ın varlığına inanması, Peygamberin Allah tarafından tebliğ ettiği esaslara uymasıdır. Dünyanın mahiyeti, niçin yaratıldıklarını ve vazifelerini bilmeleridir. Ancak ölümün mahiyetini bilerek, ahiret ve saadet-i ebediyeye inanarak o saadete götürecek olan vasıtaları bilmeleridir. Saadeti bozan, bedbahtlığa ve kötülüğe sevk eden hususlardan kaçmaları ile fazilete hizmet etmeleri saadetlerinin vesilesidir. Bu bilgi de bilginler tarafından münasebet ve temsil yoluyla ruhlarına aksettirmiştir. Fazıl şehrin halkının mezhepleri, birbirinden farklı olabilir; fakat bu fark hepsinin de aynı amaca hizmet etmelerine mani değildir.”


Etiketler:  Cemiyet Toplum Medeniyet İlk İnsandan Topluma Aile Şehirlilik Göçebe İbn-i Haldun Devlet Medine-i Fazıla
 
< Önceki   Sonraki >
DEVLET
TOPLUM
MEDENIYET
CEMIYET
İBN-I HALDUN
AILE