Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow Yazılarım arrow Sosyal Hayat arrow İslami Cemaatler ve Siyaset
Advertisement
İslami Cemaatler ve Siyaset PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 07 Şubat 2011

Mustafa CAN
Her yüzyıl bir asırdır ve her asırda Allah dünyayı tamamen değiştirmektedir. Her yüzyıl başında büyük değişimler yaşanır ve o asra damgasını vurur.
1800’lü yıllar dünyada İlim ve Tekniğin gelişmesine ve bunun sonucu olarak siyasi gelişmelere sahne oldu. 1900’lü yıllar tüm dünyada İdeolojilerin ve buna dayanan “İstibdat” ve bu istibdada sebep olan “diktatörlerin” ortaya çıkması ve insanlığa hükmettiği yüzyıl olmuştur. 1900’lü yıların başından 1950’li yıllara kadar “Diktatörlerin” en parlak dönemi olmuştur. 1950’li yıllardan itibaren insanlık hak ve hürriyetleri öne çıkarmıştır. 2000’li yıllara kadar geçen 50 sene ise Diktatörlüklerin yıkılması ve Demokrasinin istibdada galebesi şeklinde geçmiştir.

2000’li yılların başından itibaren diktatörlüklerin tamamen yıkılmaya başladığı ve bunu krallıkların da yıkılmasıyla dünyada Hürriyet ve Demokrasi’nin en geniş şekliyle hâkimiyeti görülecektir. Osmanlı’nın devamı olan Türkiye Cumhuriyeti Hürriyet ve Demokrasi bakımından Avrupa’dan elli sene geride olduğu gibi, İslam dünyası da Türkiye’den elli sene geriden takip etmektedir. Avrupa 1900’lü yılların başında Demokrasi’ye geçti. Türkiye ise 1950 yılında Demokrasi’ye geçti. İslam dünyası da 2010’lu yıllardan sonra demokrasiye geçeceği Cezayir, Mısır ve Yemen’de baş gösteren hürriyet ve demokrasi sesleri ile görülmeye başlamıştır. Tabii ki bu bir başlangıçtır. Bir şey başlamış ise sonu gelecek demektir.

 
**
Türkiye’de 1910’lu yıllar dünya savaşları ve bunun sonucu Osmanlı’nın yıkılmasını yaşadı. 1910-1920 yılları Kurtuluş Savaşı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarıydı. Her yirmi sene bir dönem sayıldığı ve yeni bir neslin ortaya çıkması olduğu için 1920-1940’lı yılar koyu bir dinsizlik ve istibdat yılları olmuştur. 1940-60 arası ise dinsizlikten ve koyu bir istibdattan kurtulma mücadelesinin siyasi anlamda “Sağ-Sol Mücadelesi” şeklinde yaşandığı dönemdir. Zira Bediüzzaman’ın sosyolojik tespiti ile “Devletler milletler muharebesi tabakat-ı beşer muharebesine terk-i mevkî etmişti.” Artık mücadele devletlerarasında değil, beşer tabakaları ve ideolojiler arasında yaşanacaktı ve öyle olmuştur.

1960’da istibdada kuvvet verenler hürriyet ve demokrasi mücadelesi yapanları boğmak için kanlı bir ihtilal yaparak yeni bir dönemin kapısını açmış oldular. Artık her on senede bir hürriyetçiler, yani o günün tabiri ile sağcılar iktidardan uzaklaştırıldı. Böylece 1980 ihtilaline ve baskı rejimine gelinmiş oldu. Bu dönemin 1960 ihtilalinden farkı ve en belirgin özelliği 1980 ihtilalini Kemalistler ve Askerî idare yapmış olduğu halde 1960 ihtilalinin aksine ihtilali destekleyenler sol ve dinsiz kesimden çok sağ tarafta yer alan dindar insanlar ve dini cemaatlerin olmasıdır. Yani 1060 ihtilalini komünistler desteklemişken 1980 ihtilalinin destekçileri dindar cemaatlerdi. 1960 Anayasa’sına dindarlar karşı çıkmışlar ve bu nedenle % 65 destekle kabul edilmişken, 1980 ihtilaline dindarlar, dini cemaatler ve tarikatlar desek olmuşlar ve günümüzde yürürlükte olan 1983 Anayasa’sı % 92 gibi baskın bir çoğunlukla kabul edilmiştir.      

1960-80 arası Sağ-Sol mücadelesi yaşanmaktaydı. 1980’den sonra mücadele Hürriyet ve Demokrasi taraftarları ile karşıtlarının siyasi mücadelesi şekline dönüşmüştür. Bu sebeple artık Sağ-Sol tabiri yerini Demokratlar ve Demokrasiyi istemeyenler şeklinde devam etmiştir. Demokrasi yükselen değer olduğu ve vazgeçilemediği için gerçekte istibdat taraftarları görünüşte ve söylemde demokrasi taraftarı olmaya mecbur hissetmişler ancak “demokrasi bir araçtır” diyerek de gerçek kimliklerini ortaya koymuşlardır. Böylece 2010’lu yıllara gelindiği zaman dindarlık perdesi altında istibdat taraftarları aynen Cumhuriyet ve Hürriyet söylemi ile 1920’li yıllarda ortaya çıkarak gerçekte koyu bir istibdat uygulayanların takipçisi ve devamı olduklarını aklı başında olanlara göstermiştir. Avam hakikat-i hali bilmediği için desteğini onların arkasına vermişler ve vermeye devam etmektedirler.

2020’li yıllara kadar büyük bir değişim daha yaşanacak ve idare gerçek demokratların eline yeniden geçecektir. Din adına ve dindar görünümlü ama gerçekte istibdadı isteyenlerin yanlışları önümüzdeki on yıl içinde tamamen ortaya çıkacaktır. Böylece islamı siyasi olarak anlayan ve istibdada alet edenler de nihayet siyaset sahnesinden tamamen çekilmek durumunda kalacaklardır.

**
Günümüzde siyasi yelpazenin sağ tarafında onu aşkın parti mevcuttur. Bu da Hak ve Hürriyet mücadelesinde “birlikten kuvvet doğar” prensibini ihlal etmekte ve “parçalamakla kuvvetten düşürmek” isteyenlere iyi bir zemin oluşturmaktadır.

Dine hizmeti amaç edinenlerin dünya saltanatı ve idaresini amaç edinen siyasi parti kurarak aktif siyasete girmemeleri, hak ve batıl, hürriyet ve istibdat mücadelesinde haklı olan tarafa destek olmaları ve hakkı müdafaa etmeleri gerekir. Bediüzzaman Said Nursi hazretlerinin siyasi partilere bakışı ve ehl-i imana tavsiyesi bu şekildedir.

Bediüzzaman’ın siyasi amacı siyasi mekanizmayı dine hizmetkâr ettirmektir. Bu amaç için siyasetle ilgilenmiştir. Bu amaç da fiilen siyasete girmemek ve siyasilerin içinde hak ve hürriyetleri müdafaa edenlere destek olmaktır.

Bediüzzaman “Zaman cemaat zamanıdır” hükmünü koymuştur. Artık şahıs zamanı geçmiştir. Kurumlar vardır ve bu kurumların amacını gerçekleştiren bireyler vardır. Yasa ve tüzüklerle sınırları, amaçları ve işleyiş şekli belirlenmiş kurumsal bir yapı içinde liderlerin ve bireylerin fazla bir etkinliği ve belirleyiciliği yoktur. Bu nedenle gerek siyasi bir kurum olan partide ve gerekse herhangi bir kurumsal işletmede liderin, başkanın ve kurum müdürünün fazla bir belirleyiciliği yoktur; ancak kurumun amacını gerçekleştirmede çalışkanlığı ve yönetimi bakımından bir değeri ve etkinliği vardır. Bu nedenle siyasi partide liderden ziyade misyon ve partinin siyasi felsefesine göre tercih edilmelidir. Şahıs değil, cemaat, birey değil misyon ve felsefe daha önemlidir. Siyasi parti tercihi buna göre yapılmalıdır.

Dini cemaatlerde ve tarikatlarda daha henüz kurumsal düşünce, cemaatî yapı ve misyon ve felsefe fikri ve demokratik anlayış hakim olmadığı için şahıs ön plandandır ve parti tercihi başındaki lidere göre yapılmaktadır. Bu da onların her zaman yanılmasını netice vermektedir. Zira şahsa bağlı partiler ve yapılar her zaman aldatılmaya, yanılmaya ve yanıltılmaya mahkûmdur. Baki ve daimi hakikatler fani ve çürütülebilir şahıslara bina edilemezler.

Önümüzdeki yıllar bu gerçeğin daha açık bir şekilde ortaya çıkacağı ve insanların bu konuda daha şuurlu hale geleceği bir dönem olacaktır. Ancak bundan sonra hak ve hürriyet mücadelesinde herkes daha aktif olabilecek ve bireyler, vatandaşlar kendi değerlerini ve konumlarını daha iyi kavrayacaklardır. Demokrasi gerçek gücünü ancak bundan sonra gösterecektir.


Etiketler:  İslami Cemaatler Siyaset Diktatörler Demokrasi Siyasi Partiler Sağ-Sol Mücadelesi Hürriyet ve Demokrasi
 
< Önceki   Sonraki >
SIYASET
DEMOKRASI
SIYASI PARTILER
SAğ-SOL MüCADELESI