Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa
Advertisement
Salabetli Alevilik ve Lakayt Emevilik PDF Yazdır E-posta
Pazar, 19 Eylül 2010
M. Ali KAYA
Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Sünuhat” isimli eserinde Kur’an denizinde bazı prensipleri çıkararak ehl-i imana ders vermektedir. Kur’ânın ayetlerinden çıkan prensiplerin ferde, cemaate, nev’e ve mesleğe şamil olduğuna dikkati çekmekte ve örnekler vermektedir. “Lakayd Emevilik nihayet Sünnet Cemaate, salâbetli Alevilik nihayet Rafızîliğe dayandı” (Sünûhat, 1996, s. 38) prensibi de bunlardan birisidir. Aynı ölçü “Savad-ı Azam” ölçüsü olarak da ifade edilmiştir. “Sevad-ı a’zama ittiba’ edilmeli!.. Lakayd Emevîlik en niha¬yet Sünnet Cemaate; ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik, en nihayet Râfızîliğe dayandı” (Mektubat, 2004, s. 805) ifadeleri ile yinelenmektedir.

Zamanla salâbetin ifratla dalalete, lakaytlığın da istikamete yönelebileceği ve başlangıçtaki durumunu değiştireceği bu örnekle ifade edildiği gibi devamında da “zalime karşı miskinliği esas tutan Hristiyanlığın sonunda celadete ve cebbarlığa, zalime karşı cihadı esas alan İslamiyetin de nihayet miskinlikte karar kılmasını” da dikkate sunmaktadır. Bediüzzaman bu ifadelerinde olması gerekeni değil, olmaması gerekeni ders vermekte ve sosyolojik bir tahlilde bulunmaktadır. Ama ne var ki yüce Allah “diriden ölüyü, ölüden diriyi çıkarmaya kadirdir” (Al-i İmran, 3:27; En’am, 6:95; Yunus, 10:31) ayetinin sosyal ve siyasi hayata yansıyan bir yönü de budur. Allah her şeye kadirdir. 


Yüce Allah'ın mü’minlerden istediği şey “İstikamettir.” Yüce Allah “emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” (Hud, 11:112) ferman eder. İstikamet ise, ifrat ve tefrite sapmadan emrolunduğu gibi hareket etmektir. Nitekim peygamberimiz (sav) “Allah’a inandım de, sonra dosdoğru ol!” (Müslim, İman, 62; Tirmizi, Zühd, 61; İbn-i Mâce, Fiten, 12) buyurması bunun delilidir. Yine peygamberimiz (sav) ümmetinin istikametini düşünerek endişeye kapılmış ve “Hud Suresi beni ihtiyarlattı” buyurmuşlardır. Bu nedenle istikameti esas alan ehl-i tahkikin mesleği çoğunluğu değil, islam prensiplerinden taviz vermeyen doğruluğu ve haklılığı esas almaktır.

Tevhit, imanda istikamettir. Bu nedenle tevhit ve istikamet birbirinden ayrılmayan bir bütündür. Zaten bütün fırak-ı dalle ve batıl din ve mezhepler tevhit ve istikametten sapmanın sonucudur.

Risale-i Nur talebeleri ehl-i imana ve demokratlara “nokta-i istinat” oldukları ve istikametlerini Risale-i Nur’un Kur’âna dayanan şaşmaz prensiplerinden aldıkları için “demir” gibi dayanıklı ve “çelik direk” gibi lâ-yetezelzel olup tel gibi esen rüzgarlara asla boyun eğmez, o tarafa bu tarafa sallanmaz. Nur Talebesi bulunduğu yerde “deniz feneri” gibidir, yerinden ayrılmaz. Zira o kendisine dayananlara güven verir ve yolunu kaybeden gemilere ve yolculara “Kutup yıldızı” gibi yol gösterir. Kendisi müteharrik olan nasıl başkalarına istikamet verip yol gösterecektir?

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar, bilgileri değiştikçe fikirlerini de değiştirmek zorunda kalırlar. Risale-i Nur’dan bilgi ve fikir alanların başkalarından etkilenmemeleri gerekir. Etkileniyor ve değişiyorsa o zaman Risale-i Nurlardan gereği gibi bilgi almamış demektir. Risale-i Nur Talebeleri asla geçici rüzgârlara ve hadisat-ı zamana kapılmazlar. Olayların değişen şekline göre yerlerini ve fikirlerini değiştirmezler. Zira bilmeyen etkilenir ve bilgili insan etkilenmeyen ama etkileyen insandır. Zaman içinde fikir ve istikamet değiştirenler ilim ve fikir adamı olamazlar.

Bediüzzaman doğrudan Kur’ândan ilim ve fikir aldığı için hiçbir hadiseden ve ilim sahibinden etkilenmemiş ve herkesi etkilediği ve fikrini ve ilmini herkese kabul ettirdiği için “Bediüzzaman” unvanını kazanmıştır. Ondan tam dersini alan sadık talebesi Zübeyir Gündüzalp de aynı istikameti gösterdiği için talebeleri arasında imtiyaz kazanmıştır. Bu nedenle şahıs odaklı siyasi düşünceye sahip olan ve siyasi liderlerden etkilenenler istikamet üzere olanları müfritane gitmekle itham edebilirler. Değişen siyasi cereyanlara göre tavır ve fikir değiştirenlerce müfritane görünen tavırlar, fikir ve bilgi odaklı olanlara “istikamet” olarak görünmektedir. Bediüzzaman kendisini anlamayanlara beyhude anlatmaya çalışmakla zaman kaybetmemiş, dağ başına çekilerek akıl ve ilmin hâkim olacağı istikbalin gençlerine istikamet yolunu gösterecek olan “Risale-i Nur Külliyatını” yazmayı tercih ederek istikametin bir başka yönünü fiilen ders vermiştir.

Bu nedenle “Salabetli Aleviliğin” zaman içinde istikametini kaybederek “Rafiziliğe” dayanması ve “Lakayt Emeviliğin” de zamanla istikametini bularak “Ehl-i Sünnete” ınkılap etmesi sosyolojik ve fikrî istikamet açısından oldukça önemli bir olgudur. Bizim için de ders almamız gereken bir durumdur. Bediüzzaman bunu bize ders vermekle ifrat ve tefrit gibi iki ölçüsüz hareketin sonuçlarını göstertmek istemiştir.

Bediüzzaman’ın burada kastetmiş olduğu Alevilik zamanımızda Rafiziliğe ınkılap eden Alevilik olmayıp Hz. Ali (ra) zamanında Hz. Ali (ra) yanında yer alan “Şiay-ı Ulâ” yani ilk Şiiler olarak adlandırılan ve dinden taviz vermeyen ama bu konuda ifrata varan gruptur. Emeviler ise Hz. Ali (ra) ile Sıffın’de savaşan ve hilafeti saltanata dönüştüren Hz. Muaviye ile başlayan döneme damgasını vuran ve “Emeviler Dönemini” yaşatan, dinde lakayt, devleti esas alan yöneticiler grubudur. Bu grupları ele alıp inceleyelim. Kimin hangi vasıflara sahip olduklarını ve sonuçta nereye dayandıklarına bakalım.

Şiay-ı Ula, Alevilik ve Rafizilik:
Alevilere Hz. Ali’nin tarafını tutanlar anlamında “Şia” da denilmektedir. Hz. Ali’nin (ra) hilafeti zamanında Hz. Ali (ra) ile beraber olarak Hz. Muaviye’ye (ra) karşı mücadele edenlere de “Şia” denilmekteydi. Ancak bunlar “Şiay-ı Ulâ” olup daha sonraları bu taraftarlığı ifrata vardırarak Hz. Muaviye (ra) ve ilk üç halifeye düşmanlığa işi götürenlere “Rafizî” denilmiştir.

Aşırı taraftarlık ve işin içine çeşitli garazlarına girmesi Hz. Ali’nin (ra) Hz. Ebubekir’e (ra) biat etmesi ve ilk üç halifenin istişare meclisinde bulunarak siyasetlerine destek olması ve “Şeyhu’l-İslam”lıklarını yapmasını göz ardır ederler.  Böylece ilk üç halifenin başarılarında Hz. Ali’nin rolünü kabul etmedikleri gibi, hata varsa hatalarında da hissedar olduğunu kabul etmezler.

Şii ve Alevi düşüncesinin çıkışı siyasidir. Siyasi amaçlarla ortaya atılmış bir düşüncedir ve sonuçları da genellikle siyasi olmuştur. Dinin devlet kurma amacı var ve bunu idare etmek de Hz. Ali ve soyuna aittir gibi bir düşüncenin ürünü olmuştur. Kerbelâ ve Hz. Muaviye olayı hep bu amaca hizmet etmiştir.

Daha sonra meydana gelen Kerbelâ hadisesinde Hz. Hüseyin’in (ra) ve 72 kişinin ve içlerinde 6 aylık bir bebek olan Ali Asgar’ın şehit edilmesi işi tamamen siyasi boyuta taşımış ve Alevîler daima kendilerinden olmayan hükümetlere muhalif olmuşlar ve her devlette muhalefeti temsil etmişlerdir.

Şianın ifrata kaçan bir kısmına “Rafizî” denmesinin sebebi, Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer’in (ra) hilafetine karşı olmalarından dolayıdır.  Küfe’de Zeyd b. Ali (ra) yanında bulunanlar ona Hz. Ebubekir (ra) ve Hz. Ömer (ra) hakkında sorarlar. O da “Ben onlar hakkında hayırdan başka bir şey söyleyemem. Babam da onları hep hayırla yâd ederdi” der.  O zaman neden Emevilere karşı olduğunu soranlara da “Ben atam Hüseyni öldüren ve Kâbe’yi mancınıkla taşa tutan ve ateşe veren Emevi’lere karşı ayaklandım” der. Bunun üzerine onu terk ederler. Zeyd b. Ali’de “Rafeztumunî=Beni bırakıp kaçtınız” der. Bu sebepten dolayı Zeyd b. Ali’yi terk eden Kûfe’lilere “Rafizî” dendi.  Zeyd b. Ali yanında bulunan çok az bir taraftar ile mertçe savaştı ve şehit oldu. Bu ve benzerî sebeplerden dolayı Kufe’liler hakkında “Kufe’liden daha cimri ve Kûfeli’den daha hain” deyimi dillerde söylenir olmuştur. Bu sebeplerden dolayıdır ki o günün en büyük şehirlerinden olan Kûfe’nin bu gün yeryüzünde yeri yoktur.

Hz. Ali’yi (ra) içtihatlarında haklı görerek onu sevmek ve içtihatlarına taraftar olmak ile Aleviliği karıştırmamak gerekir. Aleviler ve zamanla aralarında ihtilafa düşerek yüze yakın gruba ayrılanların temel felsefeleri başta ilk üç halife olarak sahabe-i kirama buğz ve düşmanlık taşımalarıdır. Onların bu düşmanlıkları öne çıktığı için “Lâ li-hubbi Aliyyin; bel li-buğz-ı Ömer” cümlesine masadak olmuşlardır. Yani “Onların Aliye olan sevgileri Ömer’e olan düşmanlıklarındandır” denilmiştir. Hz. Ali’ye (ra) gerçek sevgi duyanlar onu içtihatlarında haklı görerek destekleyen, onun saygı duyarak biat ettiği, şeyhülislamlığını ve danışmanlığını yaptığı ilk üç halifeye de hürmet ve muhabbet duyan “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” Müslümanlardır. Bu manada İmam-ı Azam, İmam-ı Şafii, Ahmed b. Hambel ve İmam-ı Mâlik içtihatlarında hep Hz. Ali’nin görüşlerini esas almışlar ve bu sebeple de kendi zamanlarındaki siyasiler tarafından Hz. Ali Şiası olarak itham edilmiş ve bu konuda da mihnet ve sıkıntıya düşmüş, sürgüne ve hapse maruz kalmışlardır.

Alevi ve Şia içinde Ehl-i Sünnete yakın olan ve bu konuda insaflı davrananlar İmam Ebu Cafer es-Sadık’ın (ra) içtihadı ile amel eden “Caferiler” ile İmam Zyed b. Ali’ye mensup olan “Zeydiler”dir. Alevilerin bu ifratının sebebi Emevilerin Ömer b. Abdulaziz dönemine kadar “Ehl-i Beyte” olan düşmanlıklarıdır. Ömer b. Abdülaziz bu düşmanlığa son vermiştir. Aleviler ve şia daha ziyade cahil ve saf oldukları için içlerine pek çok yanlış ve batıl düşünceler girebilmiş ve barınabilmiştir.

Bediüzzaman Said Nursi hazretleri insanların fıtratları gereği daima hakkı aradıklarını ve fıtratlarının temiz olduğunu ifade etmektedir. Bu sebepten dolayı peygamberimizin (asv) “Ümmetimin çoğu yanılmaz ve yanlışta ittifak etmez” hadisinden yola çıkarak “Sevad-ı Azama ittiba edilmeli. Ekseriyet ve sevâd-ı azama dayandığı zaman, lâkayt Emevilik, en nihayet Ehl-i Sünnet cemaatine girdi. Adetçe ekalliyette kalan salâbetli Alevîlik en nihayet az bir kısmı Râfizîliğe dayandı” demektedir. (Mektubat, 2004, s.805)

İfrat ve tefrit istikametten ayrılmanın sonucu insanın düştüğü duruma denmektedir. Bir şeyde aşırılık ifrat olurken, yapılması gereken bir şeyi yapmamak, üşengeç davranmak da tefriti netice vermektedir. İnsanın istikametini sağlayan orta yolda olmaktır. Her nevi aşırılık insanın fikrî ve amelî istikametini bozmaktadır. İstikametten ayrılmak ise dalalete sülük etmek anlamına gelmektedir. Bunun için Bediüzzaman hakkı bulduktan sonra aşırılığa kaçılmamasını tavsiye ederek “Hakta ittifak, ehakta ihtilâf olduğundan, bazan hak, ehaktan ehaktır; hasen, ahsenden ahsendir. Herkes kendi mesleğine "Hüve hakkun" demeli, "Hüve'l-Hakku" dememeli. Veyahut "Hüve hasen" demeli, "Hüve'l-Hasen" dememelidir” (Mektubat, 2004, s.805) der.
Burada ifade edilmek istenen en doğrusunu araştırırken ihtilafa düşerek büyük zarar ve sıkıntılara girmemek ve Müslümanların birliğini bozucu durumlardan uzak kalmak gerektiği hususudur. Peygamberimiz (asv) “Size iki şey bırakıyorum. Biri Allah’ın kitabı, diğeri Ehl-i Beytim” buyurmuşlardır. Bediüzzaman hazretleri “Âl-i Beytten muradı Sünnet-i Seniyesidir. Sünnet-i Seniyyesine ittibaı terk eden, hakîki Âl-i Beytten olmadığı gibi, Âl-i Beyte hakiki dost da olamaz” der. (http://www.risaleinurakademisi.org/content/view/42/16/)

Burada dikkat edilmesi gereken husus şudur. Alevilerden maksat Hz. Ali’yi (ra) davasında haklı bulup hilafeti döneminde yanında yer alan, “Hulefa-i Raşidine” hürmet eden, davalarını haklı bulan ve daha sonra Sünnet-i Seniyeyi ve Şeriat-ı Ahmediyeyi muhafazaya çalışan “Eimme-i İsna Aşer” yani “Ehl-i Beytin İmamları”nı dinlemeyen ve siyasî rekabetten dolayı Emevilere karşı çıkanlardır.

Günümüzde Şianın siyasi yönünü kendilerine prensip edinerek “din siyasettir. Peygamberimiz (sav) siyasi liderdir. Medine İslam devletini kurmuştur. Dinin amacı siyasi hâkimiyettir” diyen ve “Siyasal İslam” düşüncesini esas alanlar maalesef istikameti kaybeden aleviler gibi Rafiziliğe doğru yol alma eğiliminde olanlardır. Günümüzde dini siyasete alet ve tabi kılmaya çalışan Bediüzzaman’ın “İttihad-ı İslam Partisi” ve “İslam Demokrat Partisi” çizgisinde olan veya bu çizgiye yaklaşmak isteyen Millet Partisi içinde bulunan ve “din namına siyasete girmek lazım” diyen dindar siyasiler bunlardır. MNP, MSP, Refah, Saadet, ANAP ve AKP bu zihniyetin temsilcileridir. İktidar oldukları zaman dinden ne derece taviz vererek dünyevi ve siyasi hale geldikleri ve dine fayda yerine zarar verdikleri, iktidar ve dünya menfaati için dini değrelerden ne kadar taviz vererek Müslümanların “takva ve salabet-i diniyelerine” ne kadar zarar vererek dini hayatlarını mahvettikleri yaşanan tecrübelerle sabittir.

Bu grubun çıkışı “salabet-i diniye”yi muhafaza ve “şeriatı getirme” gibi iyi niyet ve tavizsiz İslami hayat iken iktidara geldikçe ve bu iddia ve dini hayattan ne derece taviz verdiklerini üzülerek görmekteyiz. Sonuçta lakaytlıktan öte rafizilik gibi dini hayattan uzak yalnız fikrî saplantıdan başka bir iddiası olmayan bir şekle doğru gitmeleri endişe verici bir durum olarak görülebilir.

Emevilerin Lakaytlıkları ve Sonucu:
Emeviler Dört Halife Dönemi’nden (632-661) sonra Müslüman Arap devletine egemen olan hanedandır. Hz. Ali’nin 661’de şehit edilmesinden sonra başa geçen Emeviler, 750’de Abbasiler tarafından yıkılıncaya değin hüküm sürdüler.

Emevi hanedanın kurucusu Hz. Muaviye, Mekkeli Kureyş kabilesine bağlı Ümeyye ailesinden geliyordu. Emeviler, ailenin adından dolayı Beni Ümeyye olarak da anılır. Muaviye, Hz. Ömer döneminde 641'de Şam valisi olmuş ve Suriye'yi denetimi altına almıştı. Muaviye, 656’da sahabeler tarafından halife olarak seçilen Hz. Ali'nin halifeliğini tanımadı ve onu üçüncü halife Hz. Osman'ın katillerini bulamamasından sorumlu tuttu. Hz. Ali, Şam valiliğine bir başkasını atayınca da çekişme savaşa dönüştü. Muaviye, Sıffin Savaşı'nda (657) yenilmek üzere olan askerlerinin mızraklarına Kuran yapraklarını taktırdı ve böylece Hz. Ali'nin ordusunu durdurdu. Halifelik sorununu savaşla değil hakeme başvurarak çözmeyi önerdi. Ne var ki Muaviye’nin hakemi Hz. Ali’nin hakemini ikna ederek Muaviye’yi halife ilan etti. Söylenen şudur ki Hz. Ali'nin hakemi ile Muaviye'nin hakemi anlaştıktan sonra Hz. Ali'nin hakemi orduların önünde yüzüğünü çıkartarak Hz. Ali'yi halifelikten aldım der. Aynı şeyi yapması beklenen Muaviye'nin hakemi masadan yüzüğü alır ve ben Muaviye'yi halife yaptım der. Böyle ufak bir hile ile Hz. Ali halifelikten indirilmiş olur. Hz. Ali bu sonucu kabul etmemekle birlikte denetimindeki toprakları yavaş yavaş kaybeder ve bir süre sonra da yine kendisisinin yanında yer alan müfrit aşırı dinci Hariciler tarafından şehit edilir.

Muaviye, Hz. Ali'nin 661'de öldürülmesinden sonra halifeliğini ilan eder ve böylece Emevi yönetimi başladı. Muaviye, halifeliğini tanımayanları sert bir biçimde bastırdı ve iç karışıklıklara son verdi. Ardından yeni fetihlere girişti. Emevi egemenliğini doğuda Hindistan sınırına, batıda Kuzey Afrika'ya, oradan da Güney İspanya'ya kadar yaydı. Yeni kurulan donanmayla 669-678 arasında Bizans’ın başkenti Konstantinopolis'i (İstanbul) ele geçirmek için seferler düzenlendi, ama başaramadı. Hz. Muaviye 680’de öldüğünde ardında çok problemli bir devlet bıraktı. Halifeliğin yanı sıra tam bir siyasal önderliğe dönüştürdü. Yani hilafeti saltanata dönüştürdü. Halifelik merkezini de kutsal topraklardaki Mekke’den Şam’a taşıdı. Artık halife bir kurul tarafından seçilmiyor, babadan oğula geçiyordu. Nitekim Muaviye’nin yerine oğlu I. Yezid halife oldu.

I. Yezid tahta çıktığında yeni bir halifelik sorunuyla karşı karşıya kaldı. Hz. Ali'nin küçük oğlu Hüseyin, halifeliğin kendi hakkı olduğunu ileri sürdü ve Yezid'in halifeliğini tanımadı. Yezid sorunu askeri yöntemlerle çözmeye karar verdi ve Hüseyin ile yandaşlarını 681’de Kerbela'da kıyıma uğrattı. Bu olay, İslam tarihindeki Sünni ve Alevi-Şii mezhep ayrılığını da kesinleştirdi. I. Yezid, yaklaşık üç yıl iktidarda kaldı, ama İslam tarihine en acımasız hükümdarlardan biri olarak geçti. I. Yezid'in ölümünden sonra 683’te oğlu II. Muaviye halife oldu. II. Muaviye’nin iktidarı yalnızca bir yıl sürdü. II. Muaviye ve önceki iki hükümdar, Ebu Süfyan’ın soyundan geldikleri için Süfyaniler olarak anılır.

II. Muaviye’den sonra 684'te I. Mervan halife olarak Emevi Devleti’nde Mervaniler dönemini başlattı. Emeviler en parlak dönemini I. Mervan’ın oğlu Abdülmelik döneminde (685-705) yaşadı. Bu dönemde Irak ve İran'daki ayaklanmalar bastırıldı. Hindistan ve Orta Asya'da yeni fetihlerle devletin sınırları genişletildi. Süleyman’ın halifeliği sırasında Bizans İmparatoru III. Leon'un 717'de Emevi ordusunu ağır bir yenilgiye uğratması, Emevi Devleti’nin gerileme döneminin başlangıcı oldu. Araplar arasında kabile çatışmaları yeniden başladı ve "Mevali" denen, Arap olmayan Müslümanların merkezi yönetime karşı hoşnutsuzlukları arttı. 707-720 arasında halifelik eden Ömer'in başlattığı yenileşme hareketleri de kalıcı bir sonuç getirmedi. Hişam döneminde (724-743), 732'de İspanya üzerinden Fransa'yı fethe girişen Emevi ordusu Poitiers'de (Puvatya) durduruldu. Emeviler Anadolu'da Bizans’a karşı üstünlüklerini de yitirdiler. Orta Asya'da Türkler, Kuzey Afrika'da Berberiler Emevi egemenliğine başkaldırdılar.

Son Emevi Halifesi II. Mervan döneminde (744-750) Abbasiler denetiminde gelişen muhalefet Emevi egemenliğini sarstı. Emevi Devleti’nin yıkılışında Ebu Müslim Horasani önemli rol oynadı. Sonunda Abbasilerin önderi Ebu'l-Abbas, Emevi egemenliğine son verdi ve Emevi hanedanının bütün üyelerini öldürdü. Bu kıyımdan canını kurtarabilen Abdurrahman, İspanya'ya giderek orada Endülüs Emevileri Devleti’ni kurdu.

Emeviler saltanatı esas aldıkları için kendi saltanatlarına dini bir sistem şekli vermediler. Ancak dinin yaşanmasını ve İslam bilginlerinin çalışmalarını desteklediler. Bu dönemde siyasi hayata yönelik çalışmalara ve çatışmalara müsaade edilmedi ancak “İlimde ve fikir hayatında hürriyet” esas alındı. İslam bilginleri kimi Kur’ânın muhafazasına, kimi Hadis’in muhafazasına kimi de İbadet ve Muamelat ile ilgili “Fıkıh İlminin” gelişmesine büyük gayret sarfettiler. Siyasi otorite ise onların bu çalışmalarına destek oldu. Bir taraftan Kelam ve Felsefe, diğer taraftan Zühd ve Takva ile islamî hayatı yaşamayı esas alanlar korundu. İslam hayata hakim oldu. Böylece Emevilerin saltanatı nihayet “Ehl-i Sünnetin” gelişmesine zemin hazırlamış ve Emevilik sonunda “Ehl-i Sünnet ve Cemaate” dönüşmüş oldu. Bu dönem “Tabiin ve Tebe-i Tabiin” dönemi olarak tarihe geçti.

Günümüzde Emevilerin bu tarzını “Demokratların siyasi iktidarları” olarak görmek mümkündür. Bu nedenledir ki Bediüzzaman Siyasal İslam düşüncesine karşı çıkarken demokratları desteklemiştir. Demokratların Emevilerden üstün yönü ise, Emevilerin saltanatlarını Irkçılık ve muhaliflerini sindirmek için zulme bina etmelerine bedel, onlar gibi ırkçılığa ve zulme meyletmemeleridir.
Bu Demokratların daha adil ve hakperest bir idare şekli benimsemelerini ve hürriyetle beraber halka hizmeti esas aldıklarını icraatları ile göstermişlerdir. Bu noktada Emevilerden üstün yönleri vardır. Dolayısıyla Emeviler nasıl “Ehl-i Sünnete” ınkılap etmiş ise, Demokratların da “Ahrar” oldukları için Hürriyet-i şer’iyeye vesile olacaklarını ifade etmiştir.

Bediüzzaman bu hususu da “İnşaallah o Ahrarlar istibdad-ı mutlakı kaldırıp tam bir hürriyet-i Şer’iyeye vesile olacaklardır” (Emirdağ Lahikası, 2006, s. 520) buyurarak müjdelemiş ve ehl-i imana istikametli yolu göstermiştir. 


Etiketler:  Alevilik Emevilik Lakayt Emevilik Salabetli Alevilik Savad-ı Azam Ehl-i Sünnet Şia Şiayı Ula Hz. Ali Muaviye Yezid Kerbela Ehl-i Beyt
 
< Önceki   Sonraki >
HZ. ALI
ALEVILIK
EHL-I BEYT
ŞIA
EHL-I SüNNET
MUAVIYE