Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow İrşad ve Hitabet arrow Tefsir Dersleri arrow Asr Suresinin Tefsiri
Advertisement
Asr Suresinin Tefsiri PDF Yazdır E-posta
Salı, 12 Temmuz 2011

M. Ali KAYA
GİRİŞ:
İnşirah Suresinden sonra, Âdiyat suresinden önce Mekke’de nazil olmuştur. 13. Suredir. 3 ayet, 14 kelime ve 68 harften barettir. Kur’ân-ı Kerimdeki sırası 103 Suredir. (Şevkani, 5:579)

Sure adını ilk kelimesi olan “Asr” kelimesinden almıştır. Asr ise “yüz yıllık bir zaman dilimini ve ikindi vaktini” ifade etmektedir. Konusu insanın kurtuluşu için yapması gerekeni öz ve özet olarak anlatmaktadır. Mefhum-u muhalifi ile de insanı felakete sürükleyen hususları öz olarak vermektedir. Bu nedenle sahabeler birbirleri ile karşılaştıkları zaman selam verir ve musafaha ederler, sohbet edip ayrılacakları zaman da öğüt olarak Asr Suresini okur ayrılırlardı. (Beyhaki, Şuabu’l-İman, 3) Yani, sureyi okuyarak birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye ederlerdi.

SURENİN YÜCE MEÂLİ:
1. 
Asra yemin olsun ki…
2. Muhakkak ki insan hüsrandadır.
3. Ancak, iman eden, salih amel işleyen, birbirlerini hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadır.

TEFSİRİ:
1. Asra yemin olsun ki…
Ayetin ve surenin başındaki “vav” Arapçada “vavu’l-kasem” yani yemin vavıdır.  Yemin ise asra kutsiyet kazandırır ve asrın ifade ettiği derin manalara dikkatleri çeker. İnsanı düşünmeye ve aklını çalıştırarak tedebbür etmeye davet eder.

“Asr” kelimesinin ise pek çok manaları vardır ve hepsi de haktır ve murad-ı ilâhi olabilir. Yerine, zamanına ve okuyan kişiye göre değişir. Her birine kendi makamına göre irşat ve ikazını yapar. Müfessirler bu konuda pek çok şey söylemişlerdir. Özetleyecek olursak:

1. 1. Asr, mutlak zamandır. Zaman, dehr ise yüce Allah’ın daima akan bir şerididir ki ilim, irade ve kudretinin tecellilerini o şerit üstüne takar “Alem-i gaybdan” “İmam-ı Mübin” den “Kitab-ı Mübine” yani bu şahadet alemine getirir ve üzerinde kader ve kaza kalemi ile işler yeniden “âlem-i gayba” ve ahiret alemine gönderir. Yüce Allah zaman şeridine taktığı bu mucizevarî işlere dikkatleri çekmek için yemin etmiştir.

Zaman bize göre izafidir. Yani mazi, hal ve istikbalden ibarettir. Zira biz faniler zaman şeridine takılıp maziden gelip, hale uğrayarak istikbale müteveccihen hareket etmekteyiz. Halimiz âlem-i şehadette görünmekte olduğu için mazi ve istikbal bize göre gaybdır. Ancak zamanı yaratan ve zaman şeridinde ilim, irade ve kudreti ile tasarruf eden yüce Allah “Ezelden” ve “Manzara-i Â’lâdan” baktığı için “mazi, hal ve istikbali” bir anda ihata eder ve görür. Bu nedenle Allah’ın nazar-ı şuhudunda ezel ve ebed aynı anda hazırdır. Bu nedenle Allah hakkında zaman, geçiş ve gelecek söz konusu değildir. Her şeyi bir anda görür ve bilir. Hiçbir şey zamana bağlı olarak nazarından ve ilminden gizli değildir. Bunun için Allah zamandan münezzehtir. Bizim hayatımız ise ancak bulunduğumuz andır. Bediüzzaman hazretleri “Hayat zannettiğin hâlât ancak bulunduğun andır” demiştir. Ânı değerlendiren bütün ömrünü değerlendirmiş olur.

Şair bakın bu durumu nasıl nazmetmiştir:
“Mâzi hayal, manzara-i âtî henüz adem. / Hâl oynatır şuûnunu bilmem nedir bu dem?
Bir ân imiş meâli kitab-ı vücûdunun, / Ömrüm şu gamgüzârım olan satr-ı mürtesem…”

**
“Ve rea’z-Zamânü sefînetün tecrî binâ / Nahnü’l-menûnu velâ nerâ harekâtühâ…”
Zaman bir gemi bizimle ölüme akıp gidiyor / Ama biz onun hareketini görmüyoruz.”
**

Bütün bunlarla beraber yüce Allah zaman içinde cereyan eden ahvâl-i dünyeviye, varlık- yokluk, maraz-sıhhat, fakr-gına, kâr ve zarar gibi bütün hallere dikkatimizi çekmek için “Asr”a yemin etmiştir. Zaman insanın en önemli sermayesidir. Dünya ve ahiretine ait her nevi kâr ve zararı zaman sermayesi ile elde etmektedir. Yüce Allah bize bütün bunları ihtar etmektedir.

1. 2. İnsanın sermayesi ömürdür. İnsanın bütün kazanımı zamanı iyi kullanmaya bağlıdır. Ömür ise “dehr”in bir cüz’üdür ve ömür şeridinde maziden gelip hale uğrayarak istikbale akmaktadır. Halde bulunan insan bu zaman içinde “İmanı, niyeti ve ihlâsı” ile şuunât-ı ilâhiye ile cereyan eden her şeyden istifade ederek kendine mal ederek âhiretine sermaye edebilir. Bu insanın kârıdır. Kârsız geçen her an zarar hanesine yazılmış ve zarar etmiş demektir. Bununla beraber zâyi olan ömür sermayesinin en bereketli bir ânı ki “iman nurunun aksettiği andır” bir lahzada kendisine ebedi cenneti kazandıracak ve geçmiş ve zayi olmuş bütün zamanlarını telafi edecek şerefli bir dakika olmaktadır. Yüce Allah “iman edenler hüsrandan kurtulurlar” (Asr, 103:3)) buyurarak bunu müjdelemektedir.

Ayrıca yüce Allah “Olanlardan ibret almanız ve istifade ettiğiniz nimetlere şükretmeniz için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren Allah’tır” (Furkan, 25:62) buyurarak insanın nasıl istifade etmesi gerektiğine de dikkatimiz çekmiştir. Zamanı iyi değerlendiren kişilere “Sofi” denir. Sofiy, ibnü’l-vakt demektir. Yani ömrünün, vaktinin ve zamanının değerini bilen ve en iyi şekilde kullanarak ahiretine mal ederek ebedileştirebilen kimsedir.

Zaman geçtikçe insanın ömrü eksilir. Binaenaleyh kendisinden bir şeyler eksilir. Kazanmadığı her zaman kaybettiği zamandan ve Allah’ın insana verdiği nimetlerden bir şeylerin eksilmesi demektir. Kazanç olmazsa o noksanlık ayn-ı hüsrandır. Ne var ki gafil olan insan vakit kazanmak için değil, kaybetmek için çalışır, oyun ve eğlencelerle vaktinin çabuk geçmesini ister.

1.3. Asr, ayrıca dehr, yani felek olarak isimlendirilmiştir. Bir kısım insanlar zamanın bozukluğundan şikâyet ederek “zaman bizi de bozmaktadır” diye şikâyet ederler.  Hüsrana sebep olarak “dehri” yani zamanı gösterirler. Şair “Yegûlûne’z-zemânü lehû fesâdün / Ve mâ fesâdü’z-zemânü ve hüm fesâdün” yani “Onlar derler ki zaman bizi bozmaktadır; Hayır zaman onları bozmadı, bozukluk onların kendilerindedir.”

Yüce Allah asra, yani zamana yemin ederek zamanı kutsamış ve bozukluğun zamandan değil, insanların kendilerinden kaynaklandığını mu’cizane ifade etmiştir. Evet, Bediüzzaman’ın dediği gibi, “Arı su içer bal akıtır, yılan su içer zehir akıtır.” Suda ne bal ve ne de zehir yoktur; ama arının ve yılanın bünyesi suyu bu hale getirmektedir. Güneşin ışığından ve ısısından bazı maddeler güzel kokulu çiçekler açarken bazı maddeler de taaffün eder ve kokuşurlar.

Bütün bu sebeplerden dolayı peygamberimiz (sav) “Zamana/dehre sövmeyiniz; zira zaman Allah’tır” (Buhari, Tefsir, 1, 45, Tevhit, 35; Edeb, 101; Müslim, Elfaz, 1, 2) buyurmuşlardır. Zira zaman Allah’ın ilim, irade ve kudretinin üzerinde tecelli ederek “Esma-i Hüsnasını” ve “Şuûnatını” mahlûkata göstermektedir.

1.4. Asr, genellikle yüz yıllık bir döneme verilen isimdir. Yüz yıl ise kâmil bir dönemdir ve Allah her yüz yılda yeni bir dünya yaratır. Bir önceki yüzyıldan tamamen farklı bir dönemdir. Yüz yıl içinde insanların tamamı değiştiği gibi, şehirler, ülkeler, hatta dünyadaki yeryüzü şekilleri ve tabiat dahi değişir ve yeni bir çehreye bürünür. Bir bakıma terakki eder. İnsan ömrü bakımından yüz yıl kendi içinde yirmişer seneden ibaret beş dönmedir. Zira her yirmi sene yeni bir neslin söz sahibi olduğu yeni bir dönem sayılır. Her yirmi senede hükümetler değişir, anlayışlar değişir ve hâkim fikirler değişir. Yüz sene içinde ise tüm dünya değişir ve yeni bir dönem başlar. Bir insan şayet yüz sene yaşayacak olursa beş dönem geçirir. 20 yaşına kadar çocukluk, 40 yaşına kadar gençlik, 60 yaşına kadar olgunluk, 80 yaşına kadar ihtiyarlık ve 80 yaşından sonra ise düşkünlük dönemidir. Her dönemin kendisine özgü bir özelliği ve güzelliği vardır. bu hususu yüce Allah “Sizleri tabakadan tabakaya geçirerek terakki ettiririz” (İnşikak, 84:19) ayeti ile ifade eder.

Her bir tabakada ve her dönemde kurtulacak olanlar ancak iman edenler, Salih amel işleyenleri birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler olacaktır. Zira her dönemde değişim vardır; ancak bu değişimi yönetecek olan değişmez ölşü ve prensipler de vardır ki bunlar “İman, Salih amel, hakkaniyet ve sabırla” bunlara devam olup, hak yoldan ayrılmamaktır. Yüce Allah bu hususlara dikkatimizi çekmek için zamana yemin etmiştir.     

1. 5. Bir günlük zaman dilimi içinde bulunan “Asr Vakti” ki “İkindi Namazı” vaktidir. Yüce Allah “İkindi Namazına” “Salat-ı Vustâ”  adını vermiş ve Kur’an-ı Kerimde özellikle zikretmiştir. “Namazı ve bilhassa ‘Orta Namazı’ olan İkindi namazını koruyun” (Bakara, 2:238) ferman buyurmuşlardır. Bu namazın değerini peygamberimiz (sav) “Kim ikindi namazını kaçırırsa sanki ailesini ve malını elinden çıkarmış ve helak etmiş gibidir” (Sahih-i Müslim, 2:256) buyurmuşlardır. Ayrıca “Sabah ve ikindi namazını kaçırmayan kimse cennete girer” (Tecrid-i Sarih, 3:501) buyurmuşlardır.

İkindi namazı vakti öğle ile akşamın ortasındaki vakit olup sabah ile öğle vakti arasındaki “Duha” vaktine benzer. Bu nedenle yüce Allah “Duha”ya yemin ettiği gibi “Asr” vaktine de yenim etmiştir. Ancak Duha namazı nafile, Asr Namazı ise farzdır. İkindi namazı vakti kişinin ticarette ve çalışmada en yoğun olduğu ve işlerinin sonuçlanması için gayret ettiği bir zamandır. İşlerini bir tarafa bırakarak namaza kalkmak ve buna daima muvaffak olmak gerçekten büyük bir kıymeti haizdir.

Bir güne nispeten ikindi vakti dünyanın ömrüne nispetle insanın dünyaya gönderildiği vakte benzer. Bu nedenle şerefi yücedir. Zamanı değerlidir. Ayrıca ikindi vakti insanın dünyaya gelmesinden, yani Âdem (as) zamanından kıyamete kadar geçen zaman dilimi içinde ahir zaman peygamberi Hz. Muhammed’in (as) dünyaya geldiği “Asr-ı Saadet” zamanına benzer ve onu ihtar eder. Bu nedenle şerefi yücedir ve yemin edilmeye layıktır.

İkindi namazının peygamberimizin (sav) ümmetine emredilmiş olması, Kur’ânınn “Orta Namazını koruyun” ferman ederek bu namaza işaret etmesi ve peygamberimizin (sav) ikindi namazı ile ilgili teşvik edici, terk edenleri ikaz edici sözleri bu zamanın önemini anlatmaya yeterlidir. Kur’ân-ı Kerimin ona yemin etmesinin sırrı daha iyi anlaşılmaktadır.

1.6. Allah katında iki gün vardır. Birincisi dünya, ikincisi dünyanı sonu ile başlayan âhiret günüdür. Dünya fani, âhiret ise bakidir. Dünya ahiretin tarlasıdır. Dünyanın amacı insanın kabiliyetlerini geliştirerek ahirete ve cennete hazırlamaktır. Yüce Allah bu nedenle peygamberimizin (sav) şahsında bütün insanlığa “Ahiret hayatı dünyadan daha hayırlıdır” (Duha, 93:4) ferman eder ve insanları ahirete yönlendirir. Fani dünyaya kapılmamaları için peygamberlerini ve kitaplarını gönderir.

Dünyada insanlığın geçirdiği dönem üçe ayrılır. Kâinatın yaratılışı ve insan için hazır hale getirilmesi. Bu dönem dünyanın teşekkülü, bitki ve hayvanların yaratılışı ve insanın yaşamasına elverişli hale gelmesini içerir. Ki bu dönem sabahtan öğleye kadar geçen zaman dilimine benzer. Hz. Âdem’in (as) dünyaya gönderilmesi dünyanın insan için yer altı ve yer üstünün kıyamete kadar insana hizmet edecek ve ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde hazırlanmasından, yani kemalinden sonradır.

İnsanoğlunun dünyada geçirdiği devre ise bir güne nispetle öğleden akşama kadar geçen zaman dilimidir. Akşam vakti ise kıyametin kopması manasındadır ki peygamberimiz (sav) “Kıyamet akşam kopacaktır” (Buhari, Tefsir, 6) ferman buyurmuşlardır.

İnsanın dünyada hüküm sürdüğü yarım gün olan öğleden akşama kadar geçecek süre de insanlık için üç döneme ayrılır ki bu dönemin kâmil bir dönem olan 7 bin sene olduğu rivayet edilmektedir. Peygamberimiz (sav) yedinci bin senenin başında dünyaya geldiği rivayetlerde vardır. Kur’ân-ı Kerimde de “Tarih-i beşer” bakımından üç devreye işaret edilmiştir. Nitekim yüce Allah “Biz ilk asırdakileri helak ettikten sonra Musa’ya kitap verdik” (Kasas, 28:43) buyurarak Musa’dan (as) önceki döneme “İlk Dönem” demiştir. Bu ayete göre Musa’dan (as) önceki döneme “birinci dönem” Musa’dan Hz. Muhammed’e (as) geçen döneme “İkinci dönem” ve Hz. Muhammed’den (as) sonra kıyamete kadar geçecek döneme de “Üçüncü Dönem” adı denilir.

Peygamberimizin (sav) dünyaya geldiği döneme ise “Asr Vakti” yani İkindiden sonraki dönem denilmiştir. Peygamberimiz (sav) “Ben ikindi sonrası peygamberiyim” (İbn-i Kesir, Tefsir, 12:6549) buyurarak ifade etmiştir. Buna göre insanlık Hz. Âdem’den (as) Musa’ya (as) kadar “Suhuflar” dönemi, Hz. Musa’dan peygamberimize (as) kadar “Kitaplar” dönemi, Hz. Peygamberden (as) sonra ise bütün diğer kitap ve suhufların ve dinlerin neshedilmesi ile yeni Kıyamete kadar “Kur’ân Asrı” olarak devam edecektir. Artık yeryüzünün tek bir dini, tek bir kitabı vardır ki o da “İslam Dinidir.”  Allah katında din İslam’dır, (Al-i İmran, 3:19) din tamamlanmıştır (Maide, 5:3) ve Allah başka hiçbir dini kabul etmeyecektir. (Al-i İmran, 3:85)

Yüce Allah peygamberimizin (sav) ümmetini överek şöyle buyurur: “Sizler insanlar için ortaya çıkarılan ma’rufu emreden, münkerden nehyeden ve Allah’a samimiyetle inanan hayırlı bir ümmetsiniz. Ehl-i kitap da sizin gibi inanmış olsalardı kendileri için daha hayırlı olurdu. Ama ne ki içlerinden az bir kısım inananlar olsa da çoğu yoldan çıkmıştır.” (Al-i İmran, 3:110) buyurarak iman eden, iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran vasıflarıyla ümmet-i Muhammedin hayırlı bir ümmet olduğunu ifade etmektedir.

Peygamberimiz (sav) “kendilerine kitap verilenlerin durumu bir adamın ücretle çalıştırdığı kimse gibidir. Bir adam kim bana bir kırata öğleye kadar çalışır?” dedi. Yahudi “Ben çalışırım” dedi. Öğleye kadar çalıştı ve bir kırat ücretini aldı. Sonra adam “Kim bana ikindiye kadar iki kırata çalışır?” dedi Hıristiyan “Ben çalışırım” dedi. O da çalıştı ve iki kırat ücretini aldı. Sonra adam “Kim bana akşama kadar üç kırata çalışır?” diye sordu. Ümmetim “biz çalışırız” dediler. Akşama kadar çalıştı ve üç kırat ücretini aldı. Yahudi ve Hıristiyan itiraz ettiler. “Biz daha çok çalıştık ama daha az ücret aldık” dediler. Adam “Ben size çalışmanız karşılığında istediğiniz ücretinizi vermedim mi? Ücret konusunda bir haksızlık yaptım mı?” dedi. Onlar “Hayır ama son çalışana daha az iş ve daha çok ücret verdiniz” dediler. Adam “O benim onlara olan ihsanım ve ikramımdır, dilediğime veririm” dedi. (Buhari, 557, Hadis No:2268)

1.7. Asırdan murat “Asr-ı Muhammedîdir.” Asr-ı Muhammedî ise birkaç bölüme ayrılmaktadır. Birincisi “Asr-ı Saadettir.” İkincisi, “Asr-ı Saadetten kıyamete kadar geçen zamandır. Üçüncüsü ise kıyametten önce yaşanacak olan “Devr-i Mehdi”dir.

Birincisi: Asr-ı Saadettir. Asr-ı Saadet peygamberimizin (sav) dünyaya teşrifinden itibaren başlar. Dört bölümdür. Birincisi, peygamberimizin (sav) doğumundan nübüvvetine kadar geçen zamandır. Bu cehaletin en koyu ve vahşi dönemidir. Peygamberimizin (sav) dünyaya gelmesi ise “Fecr-i Sadıkın” başlamıştır. İkinci dönem Nübüvvet-i Muhammedi ile “Vahiy güneşi” doğmaya başlamıştır. Peygamberimizin (sav) “İman Davası”nı anlatmaya başladığı dönemdir. Yarasa tabiatlılar Kur’an ve İman güneşinden rahatsız olmuş ve savaş açmışlardır. Medine’ye hicret üçüncü safhasıdır ki “İman, İbadet ile beraber peygamberimizin (sav) Cihat ve Saltanat” dönemi olup İslam’ın hakimiyet dönemidir. Dördüncü dönem ise peygamberimizin (sav) vefatı ile beraber “Hulefa-i Raşidinin” Adalet ve Hakkaniyetle hükmettiği ve İslam’ın tüm diğer dinlere (Yahudilik, Hıristiyanlık ve Zerdüştlük dinine) ve devletlerine galebe çaldığı ve üç kıtaya hâkim olduğu zaman dilimidir. Daha sonra saltanata geçilmiş ve Asr-ı Saadet dönemi bitmiştir.

Asr-ı Saadet bir “Model” olup bir devlet değildir. bütün insanlığa ve devletlere peygamberimizin (sav) ve “Şeriat-ı Muhammediye”nin nasıl insanlığa huzur ve saadet getirdiğini ispat eden ve Kur’ânın ahkâmının uygulandığını gösteren örnek bir dönemdir. Bütün insanlar ve devletler bu modeli örnek alarak İman, ibadet, ahlak, hukuk ve adalet ile ilgili hususları öğrenmiş ve uygulamalarını görmüşlerdir.

Peygamberimiz (sav) “İnsanların en hayırlıları benim zamanımda yaşayan sahabelerimdir, sonra onları takip edenler, sonra onlardan sonra gelenlerdir” (Buhari, Şehâdet, 9; Müslüm, Fedailu’s-Sahabe, 208) buyurarak bunu ifade buyurmuşlardır. Peygamberimiz (sav) yine “Sizler yetmiş ümmeti tamamlayan son ümmetsiniz ve onların Allah katında en hayırlısısınız” (İbn-i Mâce, Zühd, 34) buyurarak bunu teyit etmiştir.  

Yüce Allah bu dönemin “İman, Amel-i Salih, Hakkı ve Sabrı tavsiye” hususunda en güzel örnekleri ve fazilet tablolarını bize göstererek bu asrı kutsamış ve bu asra yemin ederek dikkatlerimizi çekmiş ve örnek almamızı istemiştir.

İkincisi:  Asr-ı Saadetten ta “Devr-i Mehdi”ye kadar olan dönemdir. Bu dönem de kendi içinde üçe ayrılır. Birincisi, “Tabiîn ve Tebe-i Tabiîn” dönemi, ikincisi, Tarikatların teşekkül edip hakim olduğu dönem, üçüncüsü ise Tarikatların ve toplumun bozularak küfrün ve nifakın yeniden hakimiyete başladığı dönemdir. Bu dönem sonuçta “Deccalın” hurucuna zemin hazırlayacaktır.

İlim ve fikir hürriyetinin en geniş şekilde uygulandığı İslam’ın ilk üç yüz senesinde ki bu hicrî 300, miladi 800 senelerine tekabül etmektedir. Bütün mezheplerin ve felsefî ekollerin teşekkül ettiği dönem olmuştur. Bu dönemde akıl, ilim ve hürriyet hâkim olduğu için fırak-ı dalle ile beraber “Ehl-i Sünnetin Kelam ve Fıkıh Ekolleri” de teşekkül ederek bütün “Fırak-ı Dalleye” galebe çalmıştır. İkinci dönem ise “Ahlak ve Fazilet” üzerine teessüs eden “Tasavvuf ve Tarikat” dönemidir ki bu dönem de hicrî 500 yıllarına kadar devam eder. Kısmen ilim, akıl ve hürriyet hâkimdir. Mezheplerden sonra “Tarikatler” bu dönemde ortaya çıkmışlardır. 1000 yıllarında İmam-ı Gazali ile Tarikatler kabul görmüş ve hâkim olmaya başlamışlardır. Camilerin yanında “Tekke ve Zaviyeler” de birer “İrfan ve Ahlak” kurumu olarak hizmet vermeye başlamıştır. Bu dönem 500 sene devam etmiş ve İmam-ı Rabbani (ra) zamanında bozulmaya yüz tuttuğu için İmam-ı Rabbani yeniden aslî mecrasına sokmuştur. Daha sonra aslî vazifesini yerine getirmemeye, medreseler ile beraber bozulmaya başlayınca Deccal ve süfyan huruc ederek medreseler ile beraber tekke ve zaviyeleri de ortadan kaldırmıştır. Hatta camilere namaza ve ezana hücum etmiş. Camileri kısmen kapatmış, ezanı asliyetinden uzaklaştırarak ana dile çevirmiş ve İslam kıyafetine ilişerek başörtüsünü ve tesettürü kaldırmaya kadar işi götürmüştür. Büyük harplerde müslümanları felakete uğratarak İslam dünyasının ecnebi ve düşman istilasına sebep olmuş ve âlem-i islamı esaret altına sokmuştur. Böylece bu dönem de kapanmıştır.
 
Üçüncüsü: Mehdinin zuhuru, deccal ve süfyanla mücadelesi ve Hz. İsa’nın (as) nüzûlü ile yeniden İslam’ın hâkim olacağı dönemdir. Bu döneme “Devr-i Muhammedî” içinde “Mehdi Dönemi” denilmektedir. Mehdi’nin zuhuru deccalın İslam dünyasına hücumu ve İslam deccalı olan Süfyanın müslümanların başına geçerek “Şeriat-ı Muhammediye’yi” ortadan kaldırmaya başlaması ile beraberdir. Deccal ve süfyanın önce imana ilişmesi, sonra Kur’âının ahkâmına hücum etmesi “Biz ilhamımızı gökten almayız. Akıl ve ilim bize yol göstermek için yeter” diyerek işe başlamaları ve aklın ve felsefenin ürünü olan “Teknik ve Tekonolojik Gelişmeleri” kendi hâkimiyetlerinin aleti ve aracı halinde getirir. Bunun üzerine İslam âlimi olan ve ilhamını doğrudan Kur’ân-ı Azimuşşandan alan Mehdi, peygamberimizin (sav) dinini ve şeriatını müdafaa için peygamberimizin (sav) yolundan ve sünnetinden giderek önce “İman Davası”nın ispatı ile işe başlar. Akıl ve ilmin rehberliğinde Kur’ân ve İman hakikatlerini yine Kur’ân-ı Kerimi asrın idrakine uygun tefsir ederek deccal ve süfyanın hucumunu akim bırakır. “Tabiatçılık” ve “Maddeperestlikten” kaynaklanan küfr-ü mutlakı çürütür. Küfrün belini doğrultamayacak şekilde kırar. Şeriat-ı Muhammediyenin hakkaniyetini aklen ve ilmen ispat eder. Asrın hastalıklarına tek çarenin Kur’ân-ı Kerimin ve “Şeriat-ı Muhammediye”nin olduğunu ispat eder. Ancak deccal ve süfyanın baskı, zulüm ve tehdidinden bir türlü kendisini ve inananları kurtaramaz. Bu anda semada hayatta olan Hz. İsa (as) Allah’ın izni ile yeryüzüne nüzûl ederek deccal ve süfyanın rejimini ve hâkimiyetini ortadan kaldırır, şeriat-ı Muhammediye’ye tabi olduğunu Mehdi’ye uymakla gösterir. Bundan sonra “İslamiyet Hıristiyan dindar ruhanileri tarafından kabul edilir” ve insanlık “Asr-ı Saadet” benzeri bir huzur dönemine girer.

Nitekim peygamberimiz (sav) Mehdi ile beraber İman davasını omuzlayan, deccal ve süfyan ile mücadele ederek İslam’ın yeniden hâkimiyetini sağlayacak olanları da överek şöyle buyurur: “Beni görüp de bana iman edene ne mutlu! Beni görmediği halde bana iman edene yedi defa ne mutlu!” (Müsned-i Ahmed, 3:71, 155) Bu hadis mutlak olmayıp deccal ile mücadele eden ve onların hilelerine aldanmayanları müjdelemektedir. Çünkü deccal ve süfyanın fitnesi gerçekten çok dehşetlidir ki rivayetlerde “O fitneler nefisleri kendilerine çeker, meftun eder. İnsanlar ihtiyarlarıyla, belki zevkle irtikab eder” (Şualar, 584) denilmiştir. Peygamberimiz (sav) “Bu fitne zamanında yaratılmışlar arasında iman bakımından en üstün kimselerin kendisini görmedikleri ve mucizelerine şahit olmadıkları halde kitapta yazılanları okuyarak orada yazılanlara iman eden ve gereği gibi amel eden, nefisleriyle, şeytanla, deccal ve süfyan ile mücadele edenler olduğunu ve onların iman ehlinin en faziletlisi olacaklarını” (Hâkim, Müstedrek, 7:2501) beşaret vermiştir.

Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Ümmetimin misali yağmura benzer. Onun öncesi mi, yoksa sonrası mı hayırlı olduğu bilinemez” (Tirmizi, Emsal, 6) buyurarak deccal ile mücadele eden ve “İman Davasında” Mehdi’ye yardım eden sonrakilerin kendisine yardım eden sahabeler gibi faziletli olacağını haber vermiştir. Yani aralarındaki benzerliğe dikkat çekmiştir; yoksa “İnsanların en hayırlısı benim zamanımdakilerdir” (Müslim, Fedail, 208) hadisine aykırı olur ve aralarında çelişki bulunurdu.

Peygamberimiz (sav) ümmetinin geneli için de ümmetinin Allah’ın rahmetine mazhar bir ümmet olduğunu beyan eder. Ümmeti içinde iman edip imanın gereği salih amel işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenlerin ahirette azaba ve ikaba uğramayacaklarını belirterek “Onların azabı dünyada başlarına gelecek olan sıkıntı, fitne ve felaketlerdir. Zulmen masum olarak öldürülmeleri, deprem ve tabii afetlerle, zalimlerin zulmü ve deccalın sürgün ve hapsi gibi ehl-i imana verdiği cezalar günahlarına kefaret olacak ve Allah’ın huzuruna tertemiz olarak kavuşacaklardır” (Ebu Davud, Fiten, 7) buyurur.

Deccal ve Süfyanın ortaya çıkması, hâkim olma mücadelesi, hâkimiyeti, zayıflaması ve ölmesi, rejiminin yıkılması tam yüz sene, yani bir asırdır. Aynı şekilde Mehdi’nin deccal ile mücadelesi, galebe çalması, rejimini ortadan kaldırması, imanı kalplere ve gönüllere hâkim kılması, Şeriat-ı Muhammediye’yi yeniden ihya etmesi, Hz. İsa (as) ile deccalı ve süfyanın hâkimiyetini ortadan kaldırması da yüz sene, yani bir asır sürer. Deccal ve Süfyanın rejimi ortadan kalktıktan sonra Mehdi’nin hâkimiyeti ve saltanat dönemi de tam kırk sene sürer. Daha zonra zayıflama dönemi başlar. Küfür Mehdi’nin Kur’ân Tefsiri ve ilmi ile akıl ve fikir, ilim ve hikmet bakımından tamamen öldürüldüğü için artık yeniden dirilemez. Ancak insanların refah ve mutluluk içinde yaşamalarından dolayı fısk ve sefahet, Allah’a isyan ve tuğyan o derece yayılır ki “din ve iman” önemsiz hale gelir. İnsanlar Allah’ı ve ahireti unutur dünyada ebedi kalacak gibi teveccüh eder, gençlik iksirlerini arar, bulur ve ömürler uzar, kıyamet yaklaştığı için Allah’ın hikmeti ile insanlara verdiği fikir ile insanlar çocuk doğurmaz olurlar. Yeryüzünde “Allah Allah” diyen kalmaz. Herkes “Ben! Ben!” demeye başlar. Nüfus artışı durur. Kadınlar çocuk doğurma ve büyütme zahmetinden kaçarlar. Zevk ve sefaya dalarlar. Yüce Allah amacından uzaklaşmış, fısk ve sefahete dalmış olan bu nankörler gurûhunun üzerine büyük bir zelzele ile kıyameti koparır.

Yüce Allah insanların kendi akıl ve düşüncelerine göre kurtuluş yollarını icat ettikleri ahir zamanda “İnsanların hüsranda olduğunu, kurtuluşun ise ancak iman, Allah’ın kullarından istediği amel-i salih, hak ve hakkaniyeti tavsiye ve sabırla olduğunu” ifade eder. Bu zamanın dehşetinden insanları ikaz eder. İmana ve ahirete yönlendirir.

2. Muhakkak ki insan hüsrandadır.
Burada “insan” kelimesinden kastedilen “nev-i insan”dır.
Bütün insanlık, nev’-i beşer her gün kendisine verilen ömür ve kabiliyet sermayesini karlı bir ticarete çeviremediği için hüsrandadır. Zira insan bir yolcudur. Ruhlar âleminden, anne karnından, dünyadan, kabirden, haşirden, sırattan geçen ve nihayet cehennemde ve cennette son bulacak olan bir yolculuğu vardır. Nasıl ki anne karnı dünya için bir hazırlık yeri ise, dünya da ahiret için bir hazırlık yeridir. Âlem-i Berzah ve ahiretteki hayat dünya hayatına bağlıdır. Bu nedenle dünya hayatı çok önemlidir. İnsan kendisine verilen ömür sermayesini aklını ve kabiliyetlerini iyi şekilde kullanarak dünyadan sonra gideceği âlem-i berzah ve ahirette kendisine lazım olan şeyleri almalı ve kârını artırmalıdır. Aksi takdirde daima zarar ederek sonunda hüsrana uğrayanlardan olacaktır. Kur’ân dört ayetinde dünyevî hüsranı, altmış yerde de ahirette hüsrana uğrayacaklarını ifade ile ağlebiyetle uhrevi hüsranı ifade etmektedir.

Bediüzzaman’ın ifadesi ile “İnsan bir yolcudur. Sabavetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Malikü’l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı faniyeye sarf ediyor. Halbuki o levazımattan laakal onda biri dünyevi hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarf etmek gerektir. Acaba birkaç memleketi gezmek için hükümetten yirmi dört lira harcırah alan bir memur, ilk dahil olduğu memlekette yirmi üç lirayı sarf ederse, öteki yerlerde ne yapacaktır? Hükümete ne cevap verecektir? Böyle yapan kendisine akıllı diyebilir mi? Binaenaleyh, Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmi dört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fani olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve baki ve sonsuz uhrevi hayata sarf etmek lazımdır ki, dünyada paşa, ahirette geda olmasın!” (Mesnevi, 189)

2. 1. Hüsrân Nedir? Kazanma imkânı varken elindeki sermayesini zayi ederek iflas etmek anlamına gelmektedir. İnsanın sermayesi ömürdür. Her saniye, her nefes, her saat, her gün insanın ömür sermayesi tükenmektedir. Bu zaman içinde Allah’ın nimetlerinden istifade etmekte ve bunun hesabının verilmesi zamanı yaklaşmaktadır.

Allah insana verdiği nimetleri ahirette vereceği nimetlere sebep yapmaktadır. Şükrederse nimetlerini artırmakta, nankörlük ederse o zaman da cezalandırmaya sebep kılmaktadır. Yüce Allah “Şayet şükrederseniz artırırım, nankörlük ederseniz de bilin ki Allah’ın azabı şiddetlidir” (İbrahim, 14:7) ferman etmektedir.

"Her insan kendi kesbi ile kazandığına rehindir." (Tur, 52:21; Müddessir, 74:38) İnsan için çalışmasının ve kazancının karşılığı vardır ve Allah çalışanın emeğini asla zayi etmeyerek kazandığının karşılığını verecek, o insan da muhakkak bunu görecektir. (Necm, 53:39-40) Yüce Allah insana ameline göre mükafat ve ceza verecektir. Ahirette amellerin mizana çekilmesi, hayırlı ve şerli amellerin ölçülmesi sonucunda hangisi ağır gelirse ona göre muamele görecektir. Sonuçta “Zerre kadar hayır işleyen onun karşılığını görecek ve zerre kadar şer işleyen de onun karşılığını görecektir.” (Zilzal, 99:7-8)

Dünya bir misafirhânedir. İnsan ise, onda az duracaktır ve vazifesi çok bir misafirdir ve kısa bir ömürde hayat-ı ebediyeye lâzım olan levâzımâtı tedârik etmekle mükelleftir.” (Sözler, 241) Yüce Allah her insana her gün 24 saatlik bir sermaye vermektedir. İnsan bu gününü ancak beş vakit namaz kılarak değerlendirip nurlandırabilir ve o günün ahirete mal edebilir ve böylece o günün hasaretinden kurtulabilir. Namaz için ayıracağı zaman ise yirmi dört saatten bir saattir. Bir saat beş vakit namaza abdestle kâfi gelir. (Sözler, 27)

Şayet kişi iman ile Allah’a intisap etse ve farzlarını yapıp haramlarından kaçarak emre itaat etse ve Allah için nefsiyle, şeytanla ve Allah’ın düşmanları ile mücadele etse, yani ömrünü Allah yoluna sarfetse o zaman bu ömr-ü zail, bâkiye inkılâb eder. Baki meyveler verir. O vakit ömür dakikaları, âdetâ tohumlar, çekirdekler hükmünde, zâhiren fena bulur, çürür. Fakat, âlem-i bekâda saadet çiçekleri açarlar ve sünbüllenirler. Ve âlem-i berzahta ziyâdar, mûnis birer manzara olurlar. (Sözler, 32)

İnsanın hasaretten kurtularak kara geçmesi ve ömrünü meyvedar ve semeredar yapmasının en kolay ve en karlı yolu “İman etmek, Salih amel işlemektir.” Yüce Allah kullarına bunu emretmektedir. Buna göre de muamele edecektir. Salih amel ise peygamberin (sav) sünnetine ittiba etmek anlamına gelmektedir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri bunu şöyle ifade eder: “Ey nefis! Az bir ömürde hadsiz bir amel-i uhrevî istersen ve her bir dakika-i ömrünü bir ömür kadar faydalı görmek istersen ve âdetini ibâdete ve gafletini huzura kalbetmeyi seversen, Sünnet-i Seniyyeye ittibâ et.” (Sözler, 326)

Bediüzzaman hazretleri bu ayeti izah ederken şöyle der: “Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevi, 111)

“Dünya madem fânidir. Hem madem ömür kısadır. Hem madem gayet lüzumlu vazifeler çoktur. Hem madem hayat-ı ebediye burada kazanılacaktır. Hem madem dünya sahipsiz değil. Hem madem şu misafirhane-i dünyanın gayet Hakîm ve Kerîm bir müdebbiri var. Hem madem ne iyilik ve ne fenalık cezasız kalmayacaktır. Hem madem “Allah kaldıramayacağınız yükü yüklemez” (Bakara, 2:286) ayetinin sırrınca teklif-i mâlâyutak yoktur. Hem madem zararsız yol, zararlı yola müreccahtır. Hem madem dünyevî dostlar ve rütbeler kabir kapısına kadardır. Elbette, en bahtiyar odur ki, dünya için âhireti unutmasın, âhiretini dünyaya feda etmesin, hayat-ı ebediyesini hayat-ı dünyeviye için bozmasın, mâlâyâni şeylerle ömrünü telef etmesin, kendini misafir telâkki edip misafirhane sahibinin emirlerine göre hareket etsin, selâmetle kabir kapısını açıp saadet-i ebediyeye girsin. (Mektubat, 73)

Kur’an-ı Kerim insanlara diyor ki: “Cenab-ı Hak re’sülmal olarak size uzun bir ömür vermiştir. Ve ruhlarınızda da kemalat istidadını bırakmıştır. Ve hidayet-i fıtrıyenin çekirdeğini de vicdanınıza dikmiştir ki, saadeti alasınız. Halbuki sizler saadete bedel, lezaiz-i faniye ve menafi-i dünyeviyeyi alıyorsunuz. Demek, su-i ihtiyarınızla, dalalet mesleğini hidayet mesleğine ihtiyar ve tercih etmekle, hidayet-i fıtriyenizi ifsat, re’sülmalınızı da zayi ediyorsunuz.” (İşâratu’l-İ’câz, 111) Sermayenizi zayi olmaktan kurtarıp kâra geçirmeniz ancak iman etmek, salih amel işlemek, hakkı ve sabrı tavsiye etmek suretiyledir.

2. 2. Vaktin Değerini Bilmek: İslam bilginleri ve mutasavvıflar vaktin değerini bilen ve onu değerlendirenlere “İbnü’l-Vakt” yani zamanı değerlendiren manasında “Sofi” adını vermiştir. Bunu “Vakit nakittir” cümlesi ile veciz bir ifadeyle akıllara ve zihinlere yerleştirmişlerdir. Cüneyd-i Bağdâdî “Vakit çok değerlidir, bir defa geçti mi bir daha geri gelmez” demiştir. Ahlakçılar “İnsan üç şeye dikkat etmelidir. Attığı oka, ağızdan çıkan söze ve geçirdiği zamana… Zira bunlar bir defa çıktı mı bir daha geri gelmez. Bir insana yakışan zamanın değerini bilerek bir anını bile zayi etmemektir” demişlerdir.

Peygamberimiz (sav) “İki şey vardır ki insanların çoğu bu iki hususta aldanmıştır, bunlar da sıhhat ve boz vakit” (Buhari, Rikak, 1) buyurarak insana Allah’ın verdiği sıhhat ve zamanı çok iyi değerlendirmesi gerektiğini ihtar etmiştir. İnsan zamana sahip oldukça kazanır, zamana ait oldukça da hüsrana uğrar. Zamanı yönetmek ve zamanı değerlendirmek gerekir. 

İnsanın zaman olarak ömrünü uzatması mümkün değildir. Ancak değerlendirerek çok uzun bir ömür haline getirebilir. Az ömürde çok şey kazanabilir. Zira insanların hepsinin 24 saati vardır ve bütün insanlar bütün işlerini bu zaman içinde yapmaktadırlar. Karlı olanlar ömürlerinin değerini bilip boşa harcamayan ve tüketmeyenlerdir. Peygamberimiz (sav) “Ömrün uzunu Allah yolunda itaatle geçen zamandır” (Münavi, Feyzu’l-Kadir, 4:140) buyurarak iman ve itaat içinde bir ömrün uzun ve ebedi bir ömrü kazandıracağını haber vermiştir.

Peygamberimiz (sav) “İnsanların en hayırlısı, ömrü uzun ameli güzel olandır. İnsanların en şerlisi ise, ömrü uzun, ameli kötü olandır” (Tirmizi, Züht, 22) buyurarak insanın ameli ile değer kazandığını açıkça belirtmiş ve inanları hayırlı, Salih amel işlemeye davet etmiştir.

İnsanın zamanı ya boşa gider, bu ise zarar ve ziyandır veya bir işe gider. Bu iş ise ya taat ve hayırdır veya isyan, fesat ve ma’siyettir. İnsanın hakiki saadeti İman etmekte, ahireti sevmekte ve dünyanın nimetlerine şükür ile, sıkıntılarına sabır ile mukabele ederek elemine ve lezzetine değer vermemektedir. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Aklı başında olan insan, ne dünya umurundan kazandığına mesrur ve ne de kaybettiği şeye mahzun olmaz. Zira dünya durmuyor, gidiyor. İnsan da beraber gidiyor. Sen de yolcusun. Bak, ihtiyarlık şafağı, kulakların üstünde tulû etmiştir. Başının yarısından fazlası beyaz kefene sarılmış. Vücudunda tavattun etmeye niyet eden hastalıklar, ölümün keşif kollarıdır. Maahaza, ebedî ömrün önündedir. O ömr-ü bâkide göreceğin rahat ve lezzet, ancak bu fâni ömürde sa’y ve çalışmalarına bağlıdır. Senin o ömr-ü bâkiden hiç haberin yok. Ölüm sekeratı uyandırmadan evvel uyan!” (Mesnevi, 111)

3. Ancak, iman eden, salih amel işleyen, birbirlerini hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadır. Bu ayet kurtuluşun dört şeyde olduğunu, diğer hususların bunların mütemmimi olduğunu beyan etmektedir. Bunları tek tek ele alalım.

3.1. İman: Fatiha suresinin ve Bakara Suresinin evvelinde vasfedildiği şekilde İhlâs Suresinin vasfettiği Allah’a iman etmektir. “Hüsnâyı tasdik ederek” (Leyl, 92:8) itikad-ı sahih ile iman etmek demektir. Hüsnâ ise “Esma-i Hüsna” (Haşr, 59:24) sahibi olan Allah’ın isimlerini tanıyarak iman etmek ve tanıdıkça imanda terakki ve tekâmül etmek anlamını da içermektedir.

3.2. Salih Amel: İmanlar akıl ve gönülde kalmayarak daha da terakki edip insanları “Allah korkusuna” sevk etmeli ve “Takva” sahibi “Müttaki” bir mü’min haline getirmelidir. Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “İmana ait bilgilerden sonra en lâzım ve en mühim a’mâl-i salihadır. Sâlih amel ise, maddî ve mânevî hukuk-u ibâda tecavüz etmemekle, hukukullahı da bihakkın ifa etmekten ibarettir” (Mesnevi, 98) buyurarak hukuka riayet etmek, haksızlık yapmamak olarak açıklar. Hukukullah kişinin Allah’a karşı olan iman, ibadet, ihlas ve takva gibi haklarıdır. Hukuk-u ibad ise kul hakkı olarak geçen haklardır.

Yüce Allah “İman edip salih amel işleyenleri müjdele!” (Bakara, 2:25) ferman etmiştir. Kişinin ücreti hak etmesi için çalışması ve hak etmesi, hizmet etmesi ve emek vermesi gerekir. Bunu yapmadığı zaman ücret almayı hak etmez. Bu nedenle Allah Salih Amel işleyenleri müjdelemektedir. Zira müjde hak ettiğinden fazlasını fazl-ı ilâhi ile vereceğinden dolayıdır. Yoksa müjdelemeye gerek yoktur.

3.2.1 Amel-i Salih Farzları Yapmak ve Haramlardan Kaçmaktır: Amel-i salihin neticesi “Takva” olduğu gibi, takvanın sonucu da “Amel-i Salih”tir. İkisi birbirinin mütemmimidir. Bu nedenle amelde her ikisinin bulunması gerekir. Takva yoksa amel boşa gitmiştir, amel yoksa takva da yok demektir. Bununla beraber “Takva, günahlardan sakınmak, Amel-i Salih ise emir dairesinde hareket etmek ve hayrat kazanmaktır.” (Kastamonu Lâhikası, 110) Ancak “her zaman def-i şer celb-i nef’a racih olduğu” için günahlardan ve haramlardan sakınmak nafile nevinden salih emellerle meşgul olmaktan daha önemlidir. Farzları yapmak ve haramlardan sakınmak insanı kurtarır. Zira farzları yapmakta hem terkinden dolayı haram olan bir durumdan kurtuluş, hem farzı ifa gibi bir salih amel vardır. Bu nedenle Bediüzzaman “Farzları yapan, kebireleri işlemeyen kurtulur” (Kastamonu Lâhikası, 110) buyurmuştur.

3.2.2 Salih amel, Allah’ın Emrine Riayet ve Mahlûkata Şefkatle Muameledir. İnsanın mükellefiyeti bakımından salih amel, kalbî, bedeni ve mali ibadetlerdir. Kalbî ibadetler iman, niyet ve ihlâstır. Bedenî ibadet, namaz ve oruç gibi ibadetlerdir. Mali ibadet ise hac ve zekât gibi mal ile yapılan ibadetlerdir. Mal ile yapılan ibadetler mahlûkata şefkatin gereğidir. Ayrıca hakka davet ve hak yolunda mücahede etmek de bedenî ve mali ibadetler kısmına girmektedir.

Nihayet yüce Allah “Hanginiz daha güzel amel işleyecek diye hayatı ve ölümü yaratan Allah’tır” (Mülk, 67:2) ayeti gereği insanı güzel amel işlemek için yaratmıştır. İnsanın meyvesi “Salih ameldir ki bunların başında “hakkı tavsiye ve müdafaa” “sabırla bunlara devam etmek ve kendisine isabet eden sıkıntılara sabırla mukabele etmektir. Sonucu ise Allah’a bırakmalıdır. Zira sonuçta insanı zafere ulaştıracak olan da hezimete uğratacak olan da Allah’tır. Kulun Allah’tan gelene katlanması, razı olması ve sabretmesi de sonuçta Allah’ı razı edecek salih amellerdendir.

3.3. Hakkı Tavsiye: İman eden ve Salih amel işleyenler birbirlerine hakkı tavsiye ederler. Kendileri kurtuldukları gibi başkalarının kurtulmasına da çalışırlar. Kendileri için sevip istedikleri şeyi diğer kardeşleri için de isterler.” (Buhari, İman, 7; Müslim, İman, 71)

Hakkı tavsiye etmek “Emr-i bi’l-ma’ruf ve Nehy-i ani’l-münkeri” yapmaktır. Böyle olunca amelleri de hap hakka uygun olur. Hakka uygun olmayan her şey insan için hem dünyada hem de ahirette hüsran ve hasarettir. Böyle bir hasarete kardeşinin düşmesini istemediği için mü’minler birbirlerine hakkı tavsiye ederler. Haksızlıktan sakındırırlar.

Surede ifade edilen Hak” tan maksat müfessirlere göre “Cenab-ı Hak” ve “Kur’ân-ı Kerim”dir demişlerdir. Hakkı tavsiye etmekten maksat da “Birbirlerini Allah için severek tevhide yönelmek ve tevihidi ders vermektir” demişlerdir.   


3.4. Sabrı Tavsiye:
Hak ve hayır, iman ve ibadet yönünde birbirlerine destek olurlar ve sabırla yapmalarını isterler. Zira ibadetin mükellefiyeti ancak ölümle biter. Hakkı bulmak yeterli değildir, hakta sebat etmek de gerekmektedir. Hakkı müdafaa edenlerin başlarına pek çok sıkıntı gelebilir. Bu durumda sabretmek gerekir. Sabır da ancak başkalarının desteği ve tesellisi ile güçlenir ve insanı korumaya ve ibadete devama sebep olur. Bu nedenle sabır tavsiyesinde bulunmak hakta sebat etmenin en önemli şartlarındandır. Bunun içi yüce Allah mü’minlere iman ve salih amelden sonra hakta sebat ve sabır tavsiye etmiştir.

Hakkı bulan mü’min dünyanın insanı iğfal etmesi, şeytanın vesvesesi ile yoldan çıkarması ve imanda şüphelere düşürmesi, nefsin şehvet ve istekleri ile aldatması, münafıkların haset ve fesadı, fasıkların kınaması ve ayıplaması ile karşı karşıya kalır. Bütün bunlara karşı kendisine sabrı tavsiye edecek ve hak yolda sebatına yardım edecek samimi dostlara ihtiyacı vardır.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Namaz kılmaya devam et, marufu emret, münkerden nehyet, sana bu konuda isabet edecek olan sıkıntılara sabret, işte bunlar azim ve gayret gerektiren ve mükafatı çok olan en değerli şeylerdir” (Lokman, 31:17) buyurarak Allah katında bu ibadetlerin değerini ifade etmiştir.

İlmin başı sabırdır, imanda sebat sabırla olur, sabreden zafere ulaşır, yani sabır insanı zafere götürür. Sabrın başı acı, sonu ve meyvesi tatlıdır. Sabır kurtuluşun ve sevincin anahtarıdır. Bu nedenle yüce Allah “Sabırla ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara, 2:153) buyurarak kullarını sabra davet etmiştir. Yüce Allah Al-i İmran Suresinin son ayetinde mü’minlere şöyle hitap eder: “Ey iman edenler! Sabredin, düşmanlarınızı sabırla geçin, sabırda sebat edin, sabırda yarışın ve Allah’tan korkun ki kurtuluşa eresiniz” (Al-i İmran, 3:200) buyurarak sabırlı olmaya şiddetle teşvik etmiştir.

SONUÇ:
Mü’minler bilhassa ahir zamanın son zamanı olan günümüzde hüsrandan ve hasaretten kurtulmak ve Allah’ın rızasını kazanmak istiyorlarsa yapacakları şey Asr Suresinde tavsiye edilen “İman, salih amel, hakkı tavsiye ve sabrı tavsiye” prensiplerine uymaları gerekir. Başka da kurtuluş çaresi yoktur.

Yüce Allah’ın “Ey İman edenler! Allah’a, peygamberine, peygamberlere indirilen kitaba ve daha önce inzal ettiği kitaplara inanın ve imanlarınız artırın” (Nisa, 4:136) ayeti gereği imanlarını takviye etmelidirler. Yine Salih amellerin başı ve en birincisi olan namaza devam etmelidirler. Zira “Kâinatta en yüksek hakikat imandır; imandan sonra namazdır” gerçeğini unutmamalıdırlar. “Namaz kıldıktan sonra Allah’ı zikretmeye ayakta iken, otururken, yan üzere yatarken de devam edin. Belli vakitlerde farz kılınan namaza devam edin” (Nisa, 4:103) ayetinin emrine kesinlikle uymalıdırlar.

İmam-ı Şafi hazretleri “Şayet Kur’ân-ı kerimde başka bir şey inzal edilmemiş olsaydı sadece bu sure insanın kurtuluşu için yeterli olurdu” (İbn-i Kesir, 5:499) buyurarak bu surenin değerini ve camiiyetini ifade etmiştir.

Ubey b. Ka’b (ra) Resulullah’ın (sav) yanında bu sureyi okudu ve “Ya Resulallah! Bu surenin manası nedir?” diye sordu. Peygamberimiz (sav) “Asr, Cenab-ı Hakkın gündüzün sonuna yemin etmesidir. Zararda olan insandan maksat Ebu Cehildir. İman edenden maksat Hz. Ebubekir’dir. (ra) Salih amel işleyenden maksat Hz. Ömer’dir. (ra) Hakkı tavsiye edenden maksat Hz. Osman’dır. Sabır tavsiye eden ise Hz. Ali’dir. (ra)” buyurdular. (Ali Aslan, Büyük Kur’ân Tefsiri, 16:164-168)

Mehmet Akif Ersoy bu surenin tefsirini kısa ve veciz bir şekilde şöyle yapmıştır:
“Halikın nâ-mütenâhî adı var en başı Hak!
Ne büyük şey kul için hakkı tutup kaldırmak.
Hani ashâb-ı kiram ayrılalım derlerken,
Mutlaka sûre-i ve'1-asr'ı okumuş bu neden?
Çünkü meknûn o büyük sûrede esrâr-ı felâh,
Başta imân-ı hakîkî geliyor, sonra salâh…
Sonra hak, sonra sebat: İşte kuzum insanlık…
Dördü birleşti mi, yoktur sana hüsran artık…” (Safahat, 419)


Etiketler:  Asr Suresi İkindi Namazı Ahir Zaman Devr-i Mehdi Devr-i Muhammedi Asr Suresinin Tefsiri Asr-ı Saadet Kıyamet Deccal Süfyan Mehdi
 
< Önceki   Sonraki >