6. Bizi Sırat-ı Müstakimde Hidayet Yoluna Götür.
Yüce Allah hidayet yolunun “kendilerine nimet verilenlerin yolu” olduğunu bir sonraki ayette zaten açıklamıştır. Kendilerine nimet verilenlerin de “Nebiler, sıdıklar, şehitler ve salih kullar olduğunu” (Nisa, 4:69) belirtmiştir. Bir sonraki Sure olan Bakara Suresinin başında da hidayet üzere olanların vasıflarını ve sıfatlarını şöyle saymıştır:
“Elif. Lâm. Mîm. İşte bu kitap ki doğruluğunda şüphe yok. Allah’tan ittikâ edenlere yol gösterici ve mahz-ı hidâyettir. Onlar ki, gayba imân ederler, namazlarını dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiklerimizden de Allah yolunda infâk ederler. Onlar ki sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. Âhiret gününe de kesinkes inanırlar. İşte onlar, Rableri tarafından verilen bir hidâyet üzerindedirler ve kurtuluşa erenler de ancak onlardır” (Bakara, 2:1-5) Bu ayetlerde Kur’ân-ı Kerimin ancak müttakilere yani, Allah’tan korkanlara hidayet rehberi olduğunu ifade etmektedir. Müttakiler ise iman ve hidayet üzere olan kimselerdir. Hidayet rehberi ise Kur’ân-ı Kerimdir. Nitekim peygamberimiz (sav) “Kim ki, Kur’ân dışında hidayet ararsa Allah onu gerçekten sapıklığa sürüklemiştir” buyurarak Kur’ân-ı kerim dışında hidayet yolunun olmadığını açıkça ifade etmiştir. (Elmalılı Hamdi Yazır, Tefsir, 1:22)
Hidayet: Doğru yolu bulmak anlamına gelir. Bu da akıl ve ilimle tespit edilen Allah’ın rızasına uygun olan, peygamberlerin takip ettiği yol ve sünnet demektir. Hidayet yolunu gösteren Allah’tır. Hidayet Allah’tandır. Allah’ın hidayete erdirdiğini kimse sapıtamaz, Allah’ın sapıttığını da kimse hidayete erdiremez. Hidayet ve dalalet Allah’ın hikmetine tabidir; ancak rızası hidayet yolundadır. Kim ki hidayet yolunu isterse Allah ona bunu verir ve ondan razı olur. Dalaleti talep edene de bunu verir; ancak Allah dalaletten razı olmaz. Allah tüm insanların hidayet üzere olmasını istediği için peygamberlerini ve kitaplarını göndererek hidayet yolunu göstermiştir. Allah hidayeti isteyene, bunun için çalışana ve gayret gösterene verir. Nitekim rızık ve şifa da Allah’tandır; ancak Allah rızkı da şifayı da sebeplerine sarılarak, talep ederek gayret gösteren kimselere vermektedir.
Hidayetin sebepleri de peygamberler, Allah’ın kitabı ve bu kitabın hükümlerini açıklayan âlimler ve bilginler eliyle verir. Bunun için hidayeti isteyen hidayetin sebeplerine sarılmalı, Kur’ân-ı Kerimi okumalı ve anlamak için bilenlere sormalı ve peygamberin sünnetine sarılmalıdır. Hidayete vesile olan kimseye “Hâdî”, hidayete ermiş olan kimseye de “Mehdî” denir. Mehdi olan ancak hâdî olabilir. Dolayısıyla ahir zamanda insanlığın büyük bir hüsran ve dalalet içinde olduğu zamanda (Asr, 103:1-2) Allah’ın lütfu ile hidayet yolunu bularak insanları bu büyük hüsrandan kurtaracak ve yol gösterecek olan Mehdi, hem “Hadî” hem de “Mehdi” denilmiştir. O hem râşid, hem de mürşid olacaktır. Allah’ın lütfu ile ilhama mazhar olacak ve insanlara Kur’ân-ı Kerimin hidayet yolunu gösterecektir.
Hidayet İstemek: Kul Allah’a yönelerek “Senden yardım istiyorum” diyince yüce Allah manen “Ne istiyorsun?” sualine cevaben kul, “Senden hidayet istiyorum” şeklinde hidayet talebinde bulunmuştur. İstenen hidayet ise isteyene göre değişir. Münafığın ve kâfirin istemesi, iman manasını, mü’minin istemesi hidayetin artması anlamını, zenginin istemesi, ziyade anlamında, fakirin istemesi ise ita ve rızık anlamında, zayıfın talebi ise iâne ve tevfık anlamını ifade eder. Dolayısıyla hidayet isteyene göre anlamı daha zengin ve farklı olan bir kelimedir. (İ. İ’câz, 44)
En büyük hidayet ise hicabın kaldırılması ile hakkı hak, batılı batıl olarak görmektir. Bunun için peygamberimiz (sav) “Allahım! Bana hakkı hak olarak göster ona uymamı nasib et, batılı da batıl olarak göster, ondan sakınmamı sağla” şeklinde dua etmiş ve bize de tavsiye etmiştir.
Sırat-i Müstakîm: Şecaat, hikmet, iffet ve hikmetin mezcinden hâsıl olan adl ve adalete işaret eder. Allah insan bedeninde menfaatleri cezp ve celbeden kuvve-i şeheviye, zararları def eden kuvve-i gadabiye ve fayda ve zararı, iyiyi ve kötüyü ayırt eden kuvve-i akliye namında üç kuvvet yaratmıştır. Aklın istikameti hikmetle, şehvetin istikameti iffetle, öfkenin istikameti şecaatledir. Hikmet, iffet ve şecaatten adalet hâsıl olur. (İşaratu’l-İ’câz, 45-46)
Yüce Allah buyurdu: “Allah kime hikmet vermişse ona pek çok hayır vermiştir.” (Bakara, 2:269)
7. Kendilerine “Nimet Verdiklerinin” yoluna bizi ilet. “Mağdup” ve “Dallîn” olanların yoluna değil… Sırat: Etrafı yüksek duvarlarla çevrili geniş ve işlek bir caddedir. Bu caddeye girenlerin bir daha çıkmayacaklarına işaret eder. Yola girmek tabirinde şöyle bir güzellik ve özellik vardır. Bir şeyi bir defa vermek, bir defa yardımcı olmak yerine onun yolunu göstermek ve öğretmek arasında büyük bir fark vardır. Hidayet yoluna giren de sonunda cennete gider. Bu bakımdan hidayet yolunu göstermek, hidayeti vermekten daha önemli olduğuna işaret etmektedir.
Nimet Verilenler: “Onlar nebiler, sıddıklar, şehitler ve salihlerdir. Onlar ne iyi arkadaştırlar” (Nisa, 4:69) ayeti ile ifade edilenlerdir. İtikad ve amelde, usûl ve ahkâm-ı esasiyede tüm peygamberler daim, sabit ve müttehittirler; ancak ihtilafları fürûattadır. Zamanın tebeddülü ile ancak fürûat tebeddül eder. Nasıl ki mevsimlere göre elbiseler ve mizaçlara göre de ilaçlar tebeddül eder. Aynı şekilde kalp ve ruhların gıdası olan ahkâm-ı diniyenin fürûatı da, ömr-ü beşerin devreleri itibarıyle tebeddüle uğrar. (İ.İ. 47)
Kendilerine nimet verilenler Hikmet, iffet ve şecaat ile istikamet üzere olup gerek nefislerinde, gerekse toplumda ve insanlık âleminde adaleti sağlayan ve adalet üzere olanlardır.
Mağdub Yolu: Gadaba uğrayanlar, Allah’ın öfkesini çekenlerdir. Bunlar kuvve-i Gadabiyenin ifratı sonucu zulüm ve fıska düşen Yahudilerdir. Allah’ın öfkesini çekenler içinde ilimle dalalete düşenler de girmektedir.
Dâllîn Yolu: Dalalete giren ve yoldan çıkanlardır. Bunlar da vehim ve hevânın akıllara galebe etmesi ile batıl itikada tabi olarak nifaka bir kısım Nasara’dır. Dalalete düşenlerin içerisinde en öne çıkanlar felsefecilerdir ki bunlar pek çok dalalet fırkalarını çıkarmıştır.
Bütün lezzetler imanda olduğu gibi, bütün elemler de dalalettendir. Bunun için bizler daima “Allahım! Bizi sırat-ı müstakimde hidayetten ayırma…” şeklinde dua etmeliyiz.
“Âmîn!” : “Ey Rabbimiz, bizim bu duamızı kabul et” anlamında bir cümledir.
“Âmin” kelimesi Kur’ândan ve sureden değildir. Ancak Cebrail’in (as) öğretmesi ile peygamberimizin (sav) tavsiyesi olarak imamın ve cemaatin söylemesi sünnettir. Fatihayı okuyan herkesin de “Âmin” demesi sünnetidir.
3. TETİMME:
Fatiha Suresinin İsimleri: “Fatiha, Seb’ul Mesânî, Ümmü’l-Kitap, Suretu’l-Hamd, Esas, Vâfiye, Kâfiye, Kenz, Salât, Sure-i Şükür, Sure-i Dua, Sure-i Şifâ” gibi isimleri vardır.
Fatiha Suresinin Fazileti:
Peygamberimiz (sav) buyurdular: “Fatiha Suresi her derdin devasıdır.” (Kenzu’l-Ummal, 1:559; Dârimî, Fezailu’l-Kurân, 12) “Ümmü’l-Kur’ânı okumayanın namazı yoktur.” (Müslim, Salât, 36, 40) “Fatihatu’l-Kitâp, Arş’ın altındaki bir hazineden indirilmiştir.” (Kenzu’l-Ummal, 1:557) “Sana Kur’ândaki en büyük sureyi öğreteyim mi? Bu Seb’ul-Mesânî, namazda tekrar edilen yedi ayettir ve bana verilen eşsiz bir suredir.” (Buhari, Fezailu’l-Kurân, 9)
İbn-i Abbas (ra) “Hasta olduğun veya bir yerinden şikâyet ettiğin zaman Esas’a ve Fatiha’ya sarıl” buyurdular. (Kurtubî, 1:113)
Peygamberimiz (sav) yine buyurdular: “Dört şey Arşu’r-Rahman’ın altındaki hazineden inzal edilmiştir. Bunlar: Fatiha Suresi, Ayete’l-Kürsi, Bakara Suresinin son âyetleri, Kevser Suresi” (Kenzu’l-Ummal, 1:558) “İblis dört defa kahrından bağırdığı ifade edilmiştir. Lânetlendiği zaman, yeryüzüne indirildiği zaman, Hz. Peygambere (sav) risalet verildiği zaman ve Fatiha-i Şerife nazil olduğu zaman” (Ebu Nuaym, Hilye, 3:297)