Skip to content
Site Tools
Narrow screen resolution Wide screen resolution Auto adjust screen size Increase font size Decrease font size Default font size default color blue color green color
Konumunuz: Ana Sayfa arrow İrşad ve Hitabet arrow Tefsir Dersleri arrow İHLÂS SURESİ TEFSİRİ
Advertisement
İHLÂS SURESİ TEFSİRİ PDF Yazdır E-posta
Salı, 23 Aralık 2008
Yazı Index
İHLÂS SURESİ TEFSİRİ
Sayfa 2
M. Ali KAYA
GİRİŞ
Bu sure Allah’ın varlığını ve zatî sıfatlarını anlattığı için “Tevhid Suresi” “Tefrit Suresi” “Tecrid Suresi”  kurtuluşun ancak tevhide iman ile olduğu için “Necât Suresi” Allah’ı bize tanıttığı için bu sureye   “Marifet Suresi” de denilmektedir. Ancak imanda ihlâsın ancak tevhit ile olacağı için halis tevhidi ders verdiği için bu sureye yüce Allah “İhlâs Suresi” adı verilmiştir. Allah-ü Teâla bu sure ile zatını vasfetmiş ve altı zâti sıfatlarını bu İhlas Suresinin dört ayeti ile bize haber vermiştir.  Tafsilatı ileride gelecektir.

Yüce Allah Kur’ân-ı Kerim ile üç temel amacı hedeflemiştir. Birincisi Tevhit, ikincisi Ahiret, üçüncüsü ise adalet ve ibadet. Bu sure bu üç temel hakikatten birincisi olan Tevhidi tam olarak ders verdiği için peygamberimiz (sav) “İhlâs Suresi Kur’ânın üçte birine denktir” buyurmuşlardır.  (Buhârî, Fezâilü'l-Kur'ân, 13; Müslim, Müsâfirîn 259; Tirmizî, Fezâilü'l-Kur'ân, 11)

İslam bilginleri ve müfessirler “Yerler ve gökler ‘Kul hüvallahü Ahad’ suresi üzerine kurulmuştur” demişlerdir. (Zemahşerî, Keşşaf, 4:450) Bu surenin anlamını kavrayan Rabbini tanımış olur. Peygamberimiz (sav) bir adamın ihlâs Suresini okuduğunu gördü ve “Bu kul Rabbini tanımıştır” buyurdular. (Âlûsî, Tefsir, 2:341) Bu sebeple sureye “İman Suresi” adı verilmiştir.


 NÜZUL SEBEBİ
Müşrikler peygamberimize (sav) gelerek “Bize Rabbini vasfet. Nasıl bir varlıktır bize öğret” dediler. Cebrail (as) gelerek bu sureyi inzal buyurdu. Diğer bir rivayete göre müşrikler peygamberimize (sav) “Mahlûkatı Allah yarattı diyorsun.  Peki, Allah’ı kim yarattı?” şeklinde soru yönelttiler. Peygamberimiz (sav) bu suale üzüldü ve yüzü öfkeden kızardı. Cebrail (as) gelerek peygamberimizi teselli etti ve “Şefkat kanatlarını uzat” tavsiyesinde bulundu. Sonra yüce Allah “İhlâs Suresini” inzal buyurdu. (Suyutî, Dürrü’l-Mensur, 8: 671)

MEÂL-İ ÂLİSİ
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla…
“Ey Resûlüm de ki: Allah birdir. Hiçbir şeye muhtaç değildir; ama bütün varlıklar ona muhtaçtır. Doğmamış, doğurmamıştır. Ezelî ve ebedidir. Hiçbir şey ona benzer, denk ve küfüv olamaz.”
 
TEFSİRİ
1.  “Ey Habibim de ki: Allah birdir.”
Kul:
Bu cümle Nübüvvete delildir. Zira iman ve teklif nübüvvetle sübut bulur. Bu sebeple yüce Allah peygamberimize hitap ederek “İnsanlara tevhidi ders ver” emreder. Teklifin irsal-i resul ile olduğuna delil de yüce Allah’ın “Biz peygamber göndermediğimiz kavme azap etmeyiz” (İsra, 17:15) ayetidir.

Hüve:  Bu kelime “Havas” tabakasına “Tevhidi” ifade ile Allah’ın birliğini ispat eder. “Hû” kelimesi “Hava, Su, Toprak ve Nur” âleminde cereyan eden “Tevhid-i Ef’âlin” tüm mertebelerini izhar ile “Emir ve İradenin, İlim ve Hikmetin birer arşı olan bu âlemlerdeki “Esmâ-i İlâhiyenin” tasarrufunu görerek Allah’ın birliğine inanmayı ve her nevi şirkten uzak durmayı ifade eder.

Allah: “Tevhid-i Zâtı” ifade eder. Tüm Esmâ-i İlâhiyenin” membaı ve mercii, alem-i zat olan müsemmay-ı ilâhî olan “İsm-i Zât”tır.

Ehad: Tevhid-i Esmâ ve Sıfatı” ifade eder.  Bütün esma-i İlâhiyenin ve tecelliyât-ı Rabbaniyenin Ehadiyetten kaynaklandığını ifade ve i’lâm eder.

Tevhidin üç mertebesi vardır. Birincisi, Tevhid-i Zât; ikincisi, Tevhid-i Sıfat; üçüncüsü ise Tevhid-i Ef’âldir. Tevhid-i Zât, makam-ı istihlâktir. Bu makama gelen zat şayet sekr makamında ise “Lâ mevcûde illa hû” der. Uyanık ise “Her şey Ondandır” der. “Allahu hâliku külli şeyin” ayetini okur. Tevhid-i Sıfat, her kudreti onun kudret-i kâmilesinde, her ilmi onun ilm-i kâmilinde muzmahil ve her kemâli onun kemâlinin envarından bir lem’a olarak görmektir. Tevhid-i Ef’âl ise, vücutta Allah’tan başka müessir-i hakiki olmadığını ilme’l-yakîn, ayne’lyakîn ve hakka’l-yakîn bilmektir.

Ehadiyet: Yüce Allah’ı cisimden, cevherden, arazdan, şerikten ve bölünmekten münezzeh, ferd-i ferîd-i yekta olarak bilmektir. Peygamberimiz (sav) “Ehad, Hüve’l-ferdüllezî lem yezel vahdehu, ve lem yekun maahu ahiruhu” yani, “birliği zail olmayan fert ve sonu olmayan bir” (Garibu’l-hadis, 1:27) “Allah vardı ve onunla beraber hiçbir varlık yoktu. O şimdi de olduğu gibidir” hadisleri ile anlatmıştır.

Açıklama:
Akıllar yüce Allah’ı bilmek ve anlamaktan acizdir. Hz. Ebubekir (ra) “Allah’ın bilinemeyeceğini idrak etmek Onu tanımaktır” derken Bediüzzaman da “Yüce Allah’ı mevcud-u meçhul ünvanı ile bakarsan ma’ruf olur” demiştir. Bunun için yüce Allah kendisini “O hiçbir şeye benzemez, hiçbir şey onun dengi olamaz” (İhlas, 112:4) ve “Onun misli gibi bir şey yoktur” (Şura, 42:11) buyurmuştur.

İnsanlar Allah’ı bilemezler ve anlayamazlar; ancak yarattıklarına bakarak Allah’ın yaptığı, yarattığı şeylerden yola çıkarak isim ve sıfatlarını tanıyabilirler. Bu sebeple peygamberimiz (sav) “Siz Allah’ın zatını bilemezsiniz, aklınıza ne gelirse gelsin Allah onun dışındadır; bu sebeple sizler zatını düşünmeyiniz, mahlûkatında tefekkür ederek onu tanımaya çalışınız.” (Beyhaki, Şuâb-ı İman, 120; Keşfu’l-Hafa, Aclûnî, 1:271) buyurmuşlardır. Bu sebeple insan mahlûka bakarak Hâlıkı, sanata bakarak Sanii, rızka bakarak Râzıkı, varlık, sanat ve rızık aynasında tanımaya çalışmalıdır.

Yüce Allah zatını tanıtmak için mahlûkatı yaratmış, varlık aynasında zatını, esma ve sıfatları ile tanıyarak iman etmeleri için de insanı yaratmıştır. Bunun için insana akıl, hissiyat vermiştir. İnsan ma’kulatı aklı ile, mesmuatı sem’i ile, mubsıratı basarı ile, ezvakı da kuvve-i zâikası ile yani mahsusatı hissiyatı ile idrak eder. Âlemde ne varsa anahtarı insanın elindedir.

Şurası muhakkaktır ki aklın ma’kulatı idrâki, hissiyatın mahsusatı idrakinden daha kuvvetlidir. Çünkü akıl emr-i bâkî-i külliyi idrak eder, hissiyat ise yanılabilir. Allah “Vâcibu’l-Vücûd”dur. Çünkü aklın üç mertebesi vardır. Vâcib-i Mutlak: Bu Allah’ın varlığı ve birliğidir. Mümkünü’l-Vücût: Bütün mümkünat âlemleridir. Muhal: Aklen mümkün olmayan ve aklın kabul etmeyeceği şeydir. Bu ise Allah’ı inkar ve şirktir. Allah-ü Taâlâ vardır. Cemî kemal sıfatlarla muttasıftır ve tüm noksan sıfatlardan münezzehtir. Böyle olmaması muhaldir.

Cenâb-ı Hak vücûd-u mutlaktır. Mahlûkât ise izâfî ve nisbîdir. Allah’ın yaratması ile vardır. Bu sebeple mahlûkâta manây-ı harfî nazarı ile bakmalıdır ki bir manası olsun. Varlığın kendi başına bir anlamı yoktur. Varlığı, tagayyürü ve tahavvülü vâcibu’l-vücûdun esmasının tecellisi iledir. Allah-u Teâla zatı ile kâim ve dâimdir. Mahlûkat onun yaratması ile vücut bulur. Her şey onun esma ve sıfatının tecellisidir.

2. “Allah Sameddir.”
Samed, Allah’ın samediyetinin unvanıdır. Ebu Hureyre (ra) Samediyeti “Her şeyden müstağnî, her şey ona muhtaç” şeklinde izah etmiştir. Ali b. Ebî Talha ve İbn-i Abbas (ra) “Samed, südedinde kâmil olan seyyid, şerefinde kâmil olan şerîf, ilminde kâmil âlim demek olup şeref ve ululuk envâının hepsinde ekmel olandır” demişlerdir.

Samedin anlamını Câfer-i Sâdık, “Galib-i gayr-ı mağlûp” Husayn b. Fudayl “Dilediğini yapan ve dilediği gibi hükmeden” ve İbn-i Sina “Gına-i tamme ile mebde-i kül ve gâye-i kül arasında zâtında hiçbir tagayyür ve tebeddülü olmayandır” demişlerdir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Allah âlemlerden müstağnîdir” (Âl-i İmran, 3:97) buyurarak bu hususa işaret etmiştir. Yüce Allah âlemlerden müstağnîdir. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktur; ancak bütün varlıkların Allah’a ihtiyacı vardır.

Samediyete ayine olmak ise, Allah’tan başka hiçbir şeyi maksud-u bizzat etmemektir.
Bunu en güzel bir şekilde gösteren peygamberimiz (sav) namazda karşısına koymuş olduğu sütreyi bile tam karşısına almaz, sağa veya sola meylettirirdi. (Buhari, Salât, 90; Ebu Davud, Salât, 104) Bu sebeple mü’min bilhassa kalbine Allah’tan başka bir şeyi koymaması gerekir. “El işte gönül hazrette” olmalıdır. İnsan ihtiyaçlarından dolayı eli ve bedeni sebeplere sarılsa da kalbini Allah’a vermelidir. Çünkü “Kalb ayine-i Sameddir. Kalbin batınına başka sevgilerin girmesine yer vermemelidir.” (Sözler, 2004, s. 1048-1050) Bediüzzaman hazretleri “Güzel değil batmakla kaybolan bir mahbup. Çünkü zevâle mahkûm, hakikî güzel olamaz. Aşk-ı ebedî için yaratılan ve âyine-i Samed olan kalb ile sevilmez ve sevilmemeli” (Sözler, 334)

3. “Allah doğmamış, doğurmamıştır.”
Yüce Allah bu ayeti ile bütün şirk nevilerini ret ve nefyeder. Tecezzi, tagayyür ve tenasül eden ne kayyumdur, ne hâlıktır, ne ilâh” (Sözler, 1134 ) buyurmaktadır. İsa, Üzeyir’in Allah’ın oğlu olduğu iddialarını reddettiği gibi, aya, yıldıza, tabiata ve güneşe tapanların şirklerini reddeder.

Yüce Allah’ın doğmaması demek “Ezelî” olması, doğurmaması da “Ebedî” olması anlamına gelmektedir. “Lem Yelid” Tagayyür ve fenayı nefyederken “Ve lem yûled” hudusu nefy ile kıdemi ispat etmektedir.

4. “Hiçbir şey O’na benzer, küfüv ve denk değildir.”
Yüce Allah’ın zatı, sıfatları, isimleri ve fiilleri benzersizdir. Hiçbir fani varlık Allah’ın işlerinin benzerini yapamadığı gibi yaptıklarını nasıl yaptığını da anlayamaz. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Allah’ın kadrini hakkı ile takdir edemediler. Kıyamet günü arz kabzasında, gökler de yemininde dürülmüş olan Allah’ı tesbih ederiz ki o, müşriklerin her nevi şirkinden münezzehtir” (En’am, 6: 91; Zümer, 39:67) buyurarak bu hususu açıklamıştır.

Yüce Allah’ın zatını asla idrak edemeyiz. Zira insan kendi ruhunu ve aklını anlamaktan ve bilmekten aciz ise elbette onu yaratan Allah’ı idrak edemez, bir şekil veremez ve mahiyetini asla bilemez. Dolayısıyla Allah’ın zâtî sıfatlarını anlayamaz; ancak iman eder. Subutî sıfatlarını da göz, kulak, gibi duyguları ile bilir ama mahiyetini idrak edemez. Çünkü Allah’ın bilmesi, görmesi ve konuşması mahlûkata asla benzemez. Fiillerinden ve şuûnâtından da isimlerine intikal eder; o fiillerin Allah’ın esmasının tecellisi olduğunu anlar; ama Allah’ın işlerinin benzerini asla yapamaz. Ancak Allah’ın bütün işleri mucize olduğu için hayret ve hayranlık duyarak imanını artırır.

Bütün bunlardan anlıyoruz ki “Hiçbir şey onun fiillerinin ve şuunâtının da dengi olamaz.”


 
< Önceki   Sonraki >

Asırların Rehberleri: Mücedditler

Hz. İsa ve Günümüz İsevileri

CİHAD

Din, Akıl ve İslam

CUMHURİYETİN MANEVİ TEMELLERİ