| Tekâsür Suresi Tefsiri |
|
|
|
| Çarşamba, 06 Temmuz 2011 | |
|
M. Ali KAYA Peygamberimiz (sav) bu surenin bin ayete denk olduğunu söylemişlerdir. Hâkim ve Beyhaki Abdullah b. Ömer’den (ra) rivayet ettiği hadis buna delildir. Peygamberimiz (sav) “Sizden biriniz her gün bin ayet okumaya gücü yetmez mi? Tekasür suresini okumanız bin ayete mukabildir” buyurdular. (Ali Aslan, Büyük Kur’ân Tefsiri, 16:154) Kur’ân-ı Kerimin amaçlarından biri olan imanın altı şartından bahseden ayetlerinin mecmuunun altıda biri ölüm ve haşirdir. Ölümle başlayan ahiret hayatından bahseden üç binden fazla ayetin bin adedi ölüm ve haşirdir. Bu sure ölümün ilk durağı ve ahiretin kapısı olan kabir hayatından bahsettiği için bin ayet değerindedir. NÜZUL SEBEBİ: YÜCE MEALİ: TEFSİRİ: İnsanın gerçek vazifesi olan ilim, iman, tefekkür ve şükür, ibadet ve itaat ile beraber çalışma ve gayret etme gibi umur-u hayriyeden gaflet ile boş şeylerle uğraşması onu aldatmaktadır. Bunların başında da çokluk gelmektedir. İnsanı en çok aldatan çokluk olduğu için yüce Allah “Çokluğunuz sizi oyaladı ve aldattı” buyurarak çoklukla övünmenin aldatıcı olduğuna dikkatimizi çekmiştir. Yüce Allah “Muhakkak ki dünya hayatı oyun, eğlence, ziynet, aranızda mal ve evlat ile övünmeden ibarettir” (Ankebut, 29:64; Hadid, 57:20) buyurur. Bu ayette “lehv” “ oyalayıcı boş söz ve oyalanma” anlamındadır. “Tekâsür” Kesir kelimesinin tefaul babından türeyen bir kelimedir. “Kesir” çokluk anlamına gelir. Bu kelimeden türeyen “tekâsür” ise karşılıklı övünme anlamındadır. İbn-i Abbas (ra) “Tekasürü” mal ve evlatla övünme anlamında yorumlamıştır. Dünyada insanı aldatıp ahirette hesabı, hüsran ve azabı netice veren tüm işler insanı aldatan işlerdir. Peygamberimiz (sav) “İnsanoğlunun bir vadi dolusu malı olsa ikinci bir vadi olmasını ister. İki vadi dolusu olsa bir üçüncüsünü ister. Âdemoğlunun gözünü ve karnını ancak toprak doldurur. İnsan ancak Allah’a tövbe ederse Allah tövbesini kabul eder” (Müslim, Zekât, 116) buyurmuşlardır. Ubey b. Kâb (ra) “Biz Resulullah’ın (sav) hadislerini Kur’ân-ı Kerime arz ederdik. Bu hadisi Kur’anda bulamamıştık. Sonra “Tekasür Suresi” nazil oldu ve bu hadisin buna uygun olduğunu gördük” demiştir. Peygamberimiz (sav) bir gün “Tekâsür Suresini” okudu. Sonra şöyle buyurdu: “Âdemoğlu ‘malım, malım!’ der. Halbuki malından kendisine ait olan verip tasadduk ettiği, veya yiyip tükettiği veyahut giyip eskittiğinden başka ne malı var?” (Müslim, Zühd, 3) Bu ve benzeri hadisleri dikkate alan müfessirler ayette kastedilen tekâsürün mal ve evlat çokluğu ile övünmek olduğunu söylemişlerdir. Ayrıca bu ayet mal ve evlat ile övünmenin mezmum olduğu ve Allah katında sevilmeyen bir durum olduğunu belirtmişlerdir. Ancak zemmedilen ve yerilen övünme mutlak övünme değildir. Tahdis-i nimet olarak Allah’ın nimetlerini ve buna mazhariyetini anlatarak Allah’ın ihsanı ve ikramı olduğunu itiraf ederek insanlara anlatmak övülmüştür. Nitekim yüce Allah peygamberimize (sav) ettiği ikramı ve ihsanı saydıktan sonra “Rabbinin sana olan nimetlerini anlat!” (Duha, 93:11) ferman ederek Allah’ın nimetlerini anlatmayı ve bu nimetleri nefsine mal etmeden övünmeyi emretmiştir. İslam bilginleri ve müfessirleri kişi Allah’tan bildiği ve nefsine mal etmediği sürece ilmiyle, ahlak-ı hamide ile ve Allah’a itaatteki muvaffakıyeti ile övünmesi memduhtur, başkalarını da bu yönleriyle överek anlatmalıdır ki insanlar bunlara rağbet etsinler ve onları güzel örnek alsınlar. Kötü örnek örnek değildir. İyi örnekler ise örnek alınması ve uyulması gerekir. Bunun için de övülmesi ve anlatılması gerekir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “İyilikte yardımlaşın” (Maide, 5:2) ve “Hayırda yarışın” (Bakara, 2:148) ferman etmiştir. Ayrıca “yarışmak isteyenler hayırda ve cennet yolunda yarışsınlar” (Mutaffifîn, 83:26) buyurarak kişiyi cennete götürecek amelleri işlemek için yarışmayı tavsiye eder. Burada yasaklanan övünme mün’im-i hakikiden gafletle kazancı nefsine mal ederek riya, kibir ve gururu netice veren övünmedir. Kendi aczini ve fakrını bilerek mün’im-i hakikiye isnat ederek, hamd ve şükür için Allah’ı övmek ise memduhtur ve istenen de budur. Bu övünme insanı Allah’a yaklaştırır ve ibadete, yani hamde ve şükre sevk ederken, diğeri ise Allah’tan gaflete ve nefsini şımartarak ibadet ve taatten uzaklaşmaya vesile olur. İnsanın başına gelen ve gelecek olan her şey Allah’ın takdiri ve kendisine vermesi iledir. İnsanın başına gelecek olan musibetler de nimetler de daha önce yazılmıştır. Dolayısıyla insan kaybettiğine üzülmemeli ve kazancı ile de şımarmamalıdır. Zira hepsi Allah’tandır. Nimetler şükür için, musibetler ise sabır için verilmişlerdir. İnsanın burada kazanımı ancak kendi iradesinin eseri olabilecek olan sabır ve şükürdür. Bu nedenle insanın kendisini beğenmesi ve övünmesi doğru değildir. Allah kendisini beğenen ve yaptıkları ile övünen ve Allah’tan kendisine isabet eden sıkıntılardan dolayı da şikâyet etmeye hakkı yoktur. Allah övünenler ile durmadan şikâyet edenleri sevmez. (Hadid, 57:21-23) İnsanın amellerinin mizanda ağır gelmesinde çokluğundan ziyade keyfiyetindeki niyet, ihlâs ve samimiyetinden kaynaklanır. Bu nedenle peygamberimiz (sav) “Amelinde ihlası esas alırsanız az amel size yeterlidir. Allah katında amellerin hayırlısı az da olsa devamlı olanıdır” (Buhari, İman, 32) buyurmuşlardır. Dolayısıyla kişinin çok ameli ile de övünmesi boş ve anlamsızdır. Zira ihlâsı kaçırır. Bu durumda da Allah katında makbuliyet şartı ortadan kalkar. O zaman da ne kadar çok olursa olsun değersiz ve kıymetsiz olur. Çoklukla övünmenin hiçbir cihette faydası olmadığı böylece tebeyyün etmiş oldu. Birincisi: Kabir ziyareti ölüler ile övünmek için olmayıp, onlardan ibret almanız ve ölümü düşünerek gafletten uyanmanız içindir. Nitekim peygamberimiz (sav) “Vaiz olarak ölüm, zenginlik olarak yakîn yeter” (Fethu’l-Kebir, 2:318) buyurmuşlardır. İslam bilginleri bu hadisten ilham alarak “İbret istersen ölüm yeter!” demişlerdir. İkincisi: Dünya hırsı, mal ve evlat sevgisi size ahireti ve hakiki vazifenizi size unutturdu. Öyle ki ancak ölüm size gelerek gözünüzü kabirde açınca gerçeği anladınız. Ama artık geri dönüşünüz mümkün değildir. şair bu durumu şöyle ifade etmektedir. “Zâre’l-kubûre Ebu Malik / Fe-esbaha’l-leîme züvvârehâ!” “Ebû Mâlik kabirleri ziyaret etti. Fakat onları ziyaret edenlerin en leîmi oldu…” Üçüncüsü: Bu ayet kabir azabının varlığını ispat etmektedir. Sahabelerden Hz. Ali (ra) bu ayetlerin kabir azabına işaret ettiğini söylemişlerdir. “Hattâ zürtümü’l-mekâbir” “kabir azabını tadıncaya kadar” demektir. Çünkü peygamberimiz (sav) “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar” (Keşfu’l-Hafa, 2:312) buyurarak bunu ifade etmiştir. Gafiller ve kâfirler kabre girecekleri gün o gafletten uyanacak ve kabre girdikleri zaman o lehiv ve tekâsür kalmayacaktır. Kabir ziyareti dünya sevgisini giderir, kalbi yumuşatır, ölümü hatırlatır ve ahireti düşündürür. Peygamberimiz (sav) “Lezzetleri acılaştıran ölümü çok zikrediniz” (Suyutî, Camiu’s-Sağîr, 1401) buyurur. Bu nedenle kabir ziyareti tekâsür ve tefâhur için değil, ölümden ibret almak için yapılmalıdır. Peygamberimiz (sav) ayrıca “Beş şey gelip çatmazdan önce beş şeyi ganimet ve fırsat bil. Şöyle ki, ölümünden önce bu hayatının değe¬rini bil, hastalığa yakalanmadan önce sağlığının değerini bil, meşguliyet gelip çatmazdan önce boş zamanının değerini bil, yaşlılık gelip çatmazdan önce gençliğinin kıymetini bil, yoksul düşmezden önce zenginliğinin de¬ğerini bil” (Hâkim, Müstedrek, K. Rikak, 1:7846) buyurmuşlardır. Kabir Ziyaretinin Adabı: Kabir ziyaretinin efdal olanı Perşembe günü olmasıdır. Sünnet olan ayakta dua etmektir. Çünkü peygamberimiz (sav) Bakî Mezarlığına çıkınca ayakta şöyle “Esselâmü aleyküm dâre kavmin mü’minîn. İnnenâ inşâallahü biküm lâhıkûn. Nes’elullahe lenâ ve lekümü’l-âfiye” dua ederdi. Kabirde Kur’ân-ı Kerimden kolay geleni okumalıdır. Yüce Allah “Kur’ândan kolay geleni okuyunuz” (Müzzemmil, 73:20) buyurmuştur. Nitekim peygamberimiz (sav) “Ölülerinize Yasin okuyunuz” (İbn Mâce, Cenâiz, 4; Ebû Dâvûd, Cenâiz, 24; İbn Hanbel, Müsne,: 5:26-27) buyurmuştur. Yasin dışında Fatiha, Ayete’l-Kürsi, Âmenerrasûlü, Tebareke, Amme, Tekâsür, İhlas ve Muavvizateyn okunur. Daha sonra dua edilir. Duada “Okuduğumuz ayetlerden hâsıl olan sevabı evvelâ peygamberlerin, sonra sahabelerin, sonra evliya ve salihlerin ve bu kabristandakilerin ruhlarına hediye ediyorum” denilerek sevabı bağışlanmalıdır. İslam bilginleri mü’minlerin namaz, oruç, zekât, hac ve sadaka ve diğer amellerin sevabını bir başkasına bağışlanabilir demişlerdir. Hatta tüm mü’minlere bağışlamış olsa bu ibadetin sevabı kendi sevabından hiçbir şey eksilmeden bölünmeden ve parçalanmadan hepsine aynı miktarda gider. Zira nuraninin yansıması böyledir. Nasıl ki birinin konuşmasını bir kişi de bin kişi de dinler ve hiçbir kelimesinde eksilme olmaz. Yine kabirler ölülerden bir şey istemek için değil, bilakis onlara dua için ziyaret edilmelidir. Bunda hadiste ifade edildiği gibi selam vermek, dua etmek ve âfiyet istemek vardır. “Esselâmü aleyküm ya ehle’l-kubur. Entüm selefünâ ve nahnü bi’l-eser. Nes’elüllaha lenâ ve lekümü’l-âfiye” demek gerekir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde “Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyiniz” (Bakara, 2:45) ferman etmişlerdir. Allah’ın yardımının anacak sabır ve namazla geleceğini belirtmiştir. Bu durumda insan “Ey Rabbimiz, sana hamd ederiz. Çünkü Rahman ve Rahim olan sensin. Din gününün sahibisin. Yalnız sana ibadet eder ve ancak senden yardım isteriz. Bizi hidayete ve doğru yola ilet” (Fatiha, 1:1-4) diye dua etmesi gerekir. Namazda da yapılan budur. Bu nedenle “Fatihasız namaz olmaz.” (Müslim, Salat, 36, 40) “Sonunda sabırla Allah’ın yardımını, kurtuluşu ve zaferi beklemek ibadettir.” (Keşfu’l-Hafa, 2:27) 3. Heyhât, sonunda bileceksiniz. Bilmek sadece “biliyorum” demek değildir. Bilginin pek çok mertebeleri vardır. Bilgi aklî kesinliğe ulaşırsa İlme’l-yakîn, tecrübeye dayanırsa ayne’l-yakîn, içselleştirerek bizzat yaşanırsa hakka’l-yakîn mertebesine çıkmış olur. Duyarak, okuyarak kazanılan bilgi ilme’lyakîn bilgidir. Sem’iyyat olarak adlandırılan bilgi kesinlik kazanırsa ilmî bilgidir. Duyduğu şeyi bizzat görerek bilgi sahibi olursa buna ayne’l-yakîn mertebesine ulaşır. Bizzat yaşanan bilgi ise hakka’l-yakîn mertebesine ulaşmış olur. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerimde Hz. Üzeyir’in (as) yüz sene uyuyarak dirilmesini ve merkebinin dirilmesini görmesini örnek verir. (Bakara, 2:259) Yine İbrahim’in (as) kalbinin tatmini için ölüleri diriltmeyi göstermesini istemesi de hakka’l-yakîn bilgiye örnektir. (Bakara, 2.260) Sadece işitmeye dayanan taklidî iman İlme’l-yakîn, ayne’l-yakîn ve hakka’l-yakîn mertebelerine çıktıkça tahkik-i imanda terakkiyi netice verir. İmanda ve Marifetullah’da da İlme’l-yakînden hakka’l-yakîne kadar mertebeler olduğu gibi, hakka’l-yakînde de binlerce mertebeler vardır. İman hakka’l-yakîn mertebesine ulaşırsa daha selbedilemez bir dereceye gelir. Sadece akıl ve duyguda kalmaz ruha ve sırra ve insanın bütün duygularına sirayet eder. Bediüzzaman’ın izahlarına göre çabuk şüphelere mağlup olan taklidî imana mukabil tahkik-i imanın pek çok mertebeleri vardır. İlme’l-yakîn mertebesi birçok delillere ve burhanlara dayanarak imanda terakki etme sürecidir. Ayne’l-yakîn mertebesi ise kâinatı bir kitap gibi okuma derecesine insanı yükseltir ve bunun da binler mertebeleri vardır. Tüm varlıklarda Allah’ın isim ve sıfatlarını ve şuunatının tecelliyatını müşahede eder. Kendi içinde binler mertebesi bulunan Hakka’l-yakîn mertebesi ise sahibini pek çok yüksek makamlara yükseltir. Yüce Allah bu ayette “sonunda bileceksiniz” buyurarak bütün bunları kastetmiş olabilir. 4. Ne yazık ki, daha sonra daha iyi bileceksiniz. Hikâye: Bir kafile gece karanlığında dar bir vadiden geçmektedir. Bu arada ayaklarına taşlar değmekte, kendilerini rahatsız etmekte, yürümelerine engel olmakta ve canlarını acıtmaktadır. Kafilede bulunanlardan pek çoğu bu duruma öfkelenmekte, hatta bu taşları tekmeleyerek kenara atmaktadırlar. Bir kısmı da acaba bu taşlar neden bu yola atılmış, acaba bunda bir hikmet var mıdır, sabah aydınlığında bakmayı düşünerek ceplerine doldururular. Ac bir kısmı ise onların çok değerli ve paha biçilmez mücevher ve elmaslar olduğunu bilerek yüklerini yıkıp elmas ve mücevherleri hayvanlarına yüklerler ve ceplerine de doldururlar. Sabah aydınlanınca bakarlar ki gerçekten çok değerli taşlardır. Herkes pişman olur. kızıp tekmeyle kenara atanlar çok pişman oldukları gibi ceplerine dolduranlar da neden yüklerimizi atıp bunları almadık diye pişman olurlar. İşte dünya hayatı karanlık bir vadiden geçmek gibidir. Bize külfet gibi görünen dinin emir ve yasakları da kıymetli cevher, yakut ve elmaslar gibidirler. Peygamberimiz (sav) “İnsanlar uykudadırlar öldükleri zaman uyanırlar” (Keşfu’l-Hafa, 2:312) buyurarak bu gerçeği bize anlatmıştır. 5. Heyhât ki sizler “İlme’l-yakîn” bileceksiniz. Kella: Üç defa tekrar edilmektedir. Son ikisi evvelkilerini te’kittir. Fahrettin-i Razi bu kelimenin sakındırma manasında olduğunu belirttikten sonra “Yapmayın! Hüsrana uğrarsınız.” “Yapmayın! Azaba müstahak olursunuz.” “Yapmayın! Şakavet-i ebediyeye dücar olur, her nevi hayırdan mahrum kalırsınız” manalarını ihtiva ettiğini beyan etmektedir. “Her bir “Kellâ!” ayrı bir mev’ize ve öğüttür” demiştir. İlme’l-yakîn: Şeksiz şüphesiz kesin bilgiye “yakîn” denir. İlmin derecelerinden olan yakîn, fehmin sebâtı ile nefsin sükûnudur. Bu bilgi marifetin, diyanetin ve emsalinin fevkındedir. İslam bilginleri yakîni, doğruluğu kesinleşmiş ve ispata dayanan sağlam bilgi olarak ifade ederler. Malumumuz olan şeyleri bilmek de bu nevidendir. Kıştan sonra yazın gelmesi, geceden sonra gündüzün olması ve gündüz varsa güneşin olması gibi kesin bilgilerdir. Yüce Allah bu ayette “Ölümü bilmeniz de keşke böyle olsaydı!” buyurarak bizim öleceğimizi bilmemizin hakînî bir bilgi olmadığını ifade etmektedir. İnsanın ölümü bilmesi üç şekildedir. Birincisi, her insan mutlaka öleceğini bilir. Kastedilen bu değildir. İkincisi, insan son nefesinde ölüm meleğini görünce öleceğini bilecektir. Üçüncüsü, ruh bedenden çıkmaya başlayınca bilmesidir. İşte bu ölümle ilgili “hakka’l-yakîn” bir bilgidir. Yüce Allah bu ayette “Şayet ilme’l-yakîn ile bilmiş olsaydınız tekâsür sizi oyalayarak gaflet içinde bulunmaz ve ahiretinizi ihmal etmezdiniz. Aklınızla ölümün hakikatine ve mahiyetine muttali olacak şekilde ilmen baksaydınız yine tekasür sizi oyalamazdı buyurmaktadır. 6. Yemin olsun ki çaresiz Cahîmi/Cehennemi göreceksiniz. Cahîm: Ateş yakmak, ateş tutuşup büyümek, anlamlarındaki “c-h-m” kökünden türeyen ve sözlükte alevli ateş, çok şiddetli yanan ateş, çok sıcak yer ve derin kuyu/vadi demek olan cahîm, yedi cehennemin, azabı en şiddetli olan tabakalarından birinin adıdır. Kuran'da 26 âyette geçen cahîm bir yerde Hz İbrahim'in atıldığı ateş, (Sâffât, 37:97) 25 yerde cehennem ve şiddetli ateş anlamında kullanılmıştır. Cahîmin tutuşturulmuş ateş olduğu Tekvîr sûresinin 12. âyetinde açıkça bildirilmiştir. Cahîmin dibinden zakkum ağacı çıkar (Sâffât, 37:64) buraya atılanlar bu ağaçtan yeyip karınlarını doldururlar, irinden içerler, zakkum karınlarında sıcak suyun kaynaması gibi kaynar. Sonra yanar sudan susuzluk hastalığına tutulmuş develer gibi içerler. Ayrıca tepelerinden kaynar su dökülür (Sâffât, 37:66-67; Duhân, 44:43-48; Vakı'a, 56:52-55; Hâkka, 69:35-37). Kur'ân'da Cahîm'in azgınlar için hazırladığı (Şû'arâ, 26:91) ve kâfirlerin, Allah'ın âyetlerini yalanlayan (Mâide, 5:10,86), âyetleri red ve iptal etmek için yarışanların (Hac, 22:51) müşriklerin (Tevbe, 9:113) hak yoldan sapanların (Vakı'a, 56:92) zalimlerin (Sâffât 37:3-68), günahkârların (Duhân, 44:44) Allah'a inanmayanların, yoksulu doyurmayanların (Hâkka, 69:25-37) azgınların, dünya hayatını ahirete tercih edenlerin (Nâzi'at, 79:26-29) facirlerin (İnfitâr, 82:14) ve günahları kalplerini bütünüyle kaplamış olanların (Mutaffifîn, 83:14-16) cahîme atılacakları bildirilmiştir. Bu kimselerin, amel defterleri sol elinden verilecek ve bunlar yetmiş arşın zincire bağlanarak cahime atılacaklardır. (Hâkka, 69:25-32) Melekler, muttakî mü'minlerin cahîmden korunması için Allah'a dua ederler. (Mü'min, 40:7) Buraya dünyada çoklukla oyalanarak gafletle günahlara giren mü’minler de girecekleri için çoklukla oyalananların Cahime girecekleri haber verilmiştir. Güzel yiyecek ve içecekler, hoş mekânlar ve güzel elbiselerle vakitlerini zayi etmek, ilme ve amele değer vermemek, ibadet külfet ve zahmetine katlanmamak ve malın, servetin, çocukların çokluğu, makam ve mevki ile meşgul olanlar “çokluk sizi meşgul etti” tehdidine maruzdurlar. Sorgu ve sualden masun olanlar Allah’ın kullarından istediği ilim, amel ve cihad gibi vazifelerle meşguliyetten dolayı boş vakit bulamayarak bu gibi nimetlerden mahrum kalanlardır. Allah bu gibi has kullarını sorgusuz sualsiz “Naîm Cennetine” alacaktır. Peygamberimiz (sav) hurma yiyip üzerine su içtikten sonra “Elhamdü lillahi’llezî etamenâ ve sekânâ ve cealenâ mine’l-müslimîn” (Tirmizi, Daavât, 56) diyerek hamd etmiştir. Şükrü eda edildikten sonra Allah’ın nimetlerinden istifadeden mahrum olmak doğru değildir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerime “Allah'ın kulları için yarattığı ziynet ve temiz rızıkları haram kılan kimdir? Bunlar, dünya hayatında inananlarındır, kıyamet gününde de yalnız onlar içindir de. Bilen kimseler için ayetlerimizi böylece uzun uzun açıklıyoruz” (A’raf, 7:32) buyurarak nimetin şükür için verildiğini, şükredildiği sürece nimetlerden istifade edilebileceği açıklanmıştır. Yüce Allah nimetlerini bolca vermektedir, kullarına soracağı husus “Niçin şükretmediği” konusundadır. Sahabelerden Abdullah b. Zübeyir (ra) sorulacak nimetlerin su ve hurma gibi nimetler olduğunu belirtirken Ebu Hureyre (ra) Yüce Allah’ın “Biz senin cismine sıhhat vermedik mi?” “Seni soğuk su ile susuzluğunu gidermedik mi?” gibi asıl nimetler olduğunu ifade etmişlerdir. Hz. Ömer (ra) bu konudaki bir suale “Sizleri sıcak ve soğuktan koruyan, meskenler, ağaçlar ve çadırların gölgesinde barındıran ve sıcak günlerde soğuk su ile doyuran Allah’ın bu gibi nimetleridir” demiştir. Nitekim şu olay bize bu hususu ders vermektedir. “Medine’de henüz hicretin ilk senesi muhacirler büyük sıkıntı içindeydiler. Peygamberimiz (sav) bir gün âdeti olmadığı bir zamanda evinden çıktı yolda Hz. Ebubekir’e (ra) rast geldi. “Yâ Ebâbekir! Seni bu saatte evden çıkaran nedir?” buyurdu. O da cevaben “Açlık! Yâ Resulallah!” dedi. Peygamberimiz (sav) “Gel benimle!” buyurdular. Beraber giderlerken Hz. Ömer’i gördüler. “Ya Ömer seni bu saatte evden çıkaran sebep nedir?” buyurdu. O da “Açlık, Yâ Resulallah!” dedi. Peygamberimiz (sav) “Gel benimle!” ferman etti. Beraberce Hz. Ebu Eyyub el-Ensârî’nin evinin kapısına geldiler. Peygamberimiz (sav) kapıyı çaldı. İçeriden evin hanımı çıktı. Peygamberimiz (sav) Ebu Eyyub’u (ra) sordu. Hanımı, “Ya Resulallah! Bahçeye kadar gitti. Sizler içeri buyurun ben hemen kendisine haber veririm” diye peygamberimizi ve misafirleri içeriye odaya buyur etti ve onların altlarına minder verdi. Sonra koşarak bahçeye gitti. Ebu Eyyub (ra) misafirlerin aç olduğunu düşünerek hemen topladığı hurmalardan birkaç avuç sepetine koyarak eve geldi ve özür beyan ederek peygamberimizin (sav) önüne koydu ve “Kusura bakmayın tam olgunlaşmış sayılmazlar, turfanda olarak getirdim” dedi. Peygamberimiz (sav) tebessüm buyurarak “Ya Ebâ Eyyub! Sen bunların hamını da getirmiş olsaydın biz onu geri çevirmezdik” buyurunca çok acıktıklarını anladı. Ebu Eyyub (ra) hemen ağıldan bir oğlak keserek pişirdi ve et, ekmek ve hurma ile sudan ibaret bir sofra kurdu. Bu sofrayı görünce peygamberimizin (sav) gözleri yaşardı. Bir müddet tefekkür buyurdular, sonra mübarek ağzını açtı ve: “Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin olsun ki işte bunlar bizim sorulacağımız nimetlerdir” buyurdular. Bu sözler orada bulunan sahabelere çok ağır geldi. Ellerini yemeğe uzatmaktan imtina ettiler. Bunun üzerine peygamberimiz (sav) “Böyle bir nimet önünüze konulduğu zaman ‘Bismillah” deyiniz ve yiyiniz. Doyduğunuz zaman da ‘Elhamdülillah’ deyiniz. Bunu yapmanız bu nimetlerin fiyatıdır” buyurdular. Sonra peygamberimiz (sav) “Bir şey yiyip içip de o nimet sebebiyle Allah'a hamd eden kuldan Allah razı olur” buyurdular. (Müslim, Zikir, 89) Bunun üzerine sahabeler sevinçle ellerini yemeğe uzattılar. Peygamberimiz (sav) Ebu Eyyub’a ferman etti “Git otuz kişi çağır” çağırdı. Geldiler yediler ve tok olup gittiler. Sonra ferman etti, “Kırk kişi daha çağır” çağırdı, geldiler yediler tok olup gittiler. Ferman etti “altmış kişi daha çağır” geldiler yediler ve tok olarak gittiler. Elhasıl o gün bir oğlak, birkaç avuç hurma ve birkaç ekmekten tam 180 adam yediler ve tok oldular. (Mektubat, 114-115) Yemekten sonra peygamberimiz (sav) ekmek, et ve hurmadan Hz. Fatima’ya ve Ezvac-ı Tahiratına da gönderilmesini rica etti. Ebu Eyyub’un (ra) hanımı hemen geri kalanını onların evlerine götürdü. (Biharu’l-Enhar, 18:2) Bediüzzaman Said Nursi hazretleri “Besmele’nin önemimi ve anlamını açıkladığı Birinci Söz’de “Evet o Mün'im-i Hakikî, bizden o kıymettar nimetlere, mallara bedel istediği fiat ise; üç şeydir. Biri: Zikir. Biri: Şükür. Biri: Fikir'dir. Başta "Bismillah" zikirdir. Âhirde "Elhamdülillah" şükürdür. Ortada, bu kıymettar hârika-i san'at olan nimetler Ehad-i Samed'in mu'cize-i kudreti ve hediye-i rahmeti olduğunu düşünmek ve derk etmek fikirdir. Bir padişahın kıymettar bir hediyesini sana getiren bir miskin adamın ayağını öpüp, hediye sahibini tanımamak ne derece belâhet ise, öyle de; zahirî mün'imleri medih ve muhabbet edip, Mün'im-i Hakikî'yi unutmak; ondan bin derece daha belâhettir. Peygamberimiz (sav) ayrıca “Kıyamet gününde dört şeyden sorulmadıkça hiçbir kul yerinden ayrılamaz. Ömrünü nerede tükettiği, gençliğinde neler yaptığı, malını nereden kazanıp nereye harcadığı ve ilmi ile ne gibi amel işlediği” (Tirmizi, Kıyame, 1) buyurarak bütün bunların sorulacak nimetler olduğunu haber vermiştir. Etiketler: Tekasür Suresi Tekasür Suresi Tefsiri Kabir Azabı İyilik ve Hayırda Yardımlaşın İlmel Yakin Aynel Yakin |
| < Önceki | Sonraki > |
|---|